Türkiye’de ideolojik bir boşluk ve siyasal örgütlenmede büyük bir eksiklik var. Bence temel sorunumuz bu. Siyahlarla beyazların karşı karşıya olduğu bir dünya nispeten kolaydır. Çünkü dost da bellidir, düşman da. Ama doğrularla eğrileri harmanlayarak önünüze getiren bir siyasi yapıda, akılların karışması, duygusal reflekslerin ön plana çıkması kaçınılmazdır. Biz bugün Türkiye’de böyle bir akıl tutulmasının yarattığı kamplaşmayı yaşıyoruz. Ve ister istemez bu kamplaşma bizi hırçınlığa, soğukkanlı düşünememeye, sert sözler söylemeye götürüyor.

Ne demek istediğimi daha iyi anlatmaya çalışayım. Dün üç önemli olay yaşadık… Birinci olay: Türban ilk kez üniversiteye girdi. İkinci olay: Hrant Dink duruşmasında, sanıklar, mağdur aileye sataşmalarda bulundu. Üçüncü olay: Borsa çöktü, dolar yükseldi. Siz bu üç olayı da ayrı ayrı sayfalarda, ayrı ayrı haberler olarak okuyorsunuz ama aslında hepsini bir bütün olarak ele almak gerekir.

Eğer türbana hayır diyor, laikliğin elden gittiği kaygısını taşıyor ama Hrant Dink davası üzerinde yeteri kadar durmuyor ve adaletin yerine gelmesi için sesinizi yükseltmiyorsanız ayrı bir kategoridesinizdir. Eğer Hrant Dink davasında adalet peşinde koşuyor ama laikliğin yıkılmakta olduğunu görmezden geliyorsanız, bambaşka bir kategoride yer alırsınız. Eğer bu ikisiyle de uğraşmıyor ve borsanın çökmesinde türban tartışmalarının yıpratıcı etkisini fark edemiyorsanız, sizin de kategoriniz ayrıdır.

Oysa benim aklım bu üç olayı birlikte düşünmeyi emrediyor. Yani, Hırant Dink davasında adalet isteyen, acılı mağdur aileyle dayanışma içinde olan; aynı zamanda laiklik ilkesinin delinmemesi için mücadele eden ve Türkiye’nin ekonomik geleceğinde bu tavırların çok önem taşıyacağını gören bir insan olarak kafa bağımsızlığımı korumak istiyorum.

Şu anda hem laikliğe, hem demokrasiye, hem insan haklarına, hem AB idealine bir arada sahip çıkan bir parti yok. Dolayısıyla korkularım, beni istediğim değil de ehven-i şer olarak gördüğüm partilere yönlendirme tehlikesi taşıyor. Ama ben bu “el mahkûmiyeti” durumunu reddetmek istiyorum. Benim istediğim parti; laikliğe sahip çıkarken özgürlükleri ihmal etmeyen, AB ilkeleri yolunda yürümeyi sürdüren, insan haklarına sahip çıkan, demokratikleşmenin önünü açan, 301 gibi ırk vurgusu yapan maddeleri eleştiren, Kürt meselesine yapıcı çözümler geliştiren, azınlıkların haklarını güvence altına alan, çağdaş, uygar ve zengin bir Türkiye için çalışan bir parti.

“Ama böylesi yok ki” dediğinizi duyar gibiyim. İşte benim “ideolojik boşluk” olarak adlandırdığım durum tam da bu. Göreceksiniz ki bu boşluğu aşamadığımız sürece, başımızı birçok kayaya vuracağız.