Anlaşılan, Osmanlı’dan beri tartışılagelen “kanal“ projesi başlıyor. Haberlerde buna “İstanbul’a ikinci Boğaz“ deniliyor. Bu durum bana İstanbul Boğazı’yla ilgili efsaneleri hatırlattı. Bu efsaneleri, “Engereğin Gözü“ adlı romanımda kullanmıştım. Belki “ikinci Boğaz“ın başladığı bu günlerde, eğlenceli olur diye aktarıyorum. İşte o bölüm:İSTANBUL ŞEHRİ Kızgın çölleri, dalgalı denizleri aşarak geldiğimiz İstanbul, bir sular şehriydi. Uçsuz bucaksız bir nehir gibi akan Boğaz’ın ayırdığı iki kara parçasında, yedi yüz kaynaktan su fışkırırdı.Bir kısraktan doğan Yanko’nun kurduğu bu akıllara durgunluk verecek şehri ikiye bölen ve dünyada eşi menendi bulunmayan Boğaziçi, Karadeniz sularının Akdeniz’e akıtılmasıyla ortaya çıkmıştı ki, bunu yapan İskender-i Zülkarneyn’di.Aklı eren eskiler anlatırlar ki, cihana hükmeden İskender, eski İstanbul’un ve İzmir’in sahibi Kaydefe’yi bir türlü alt edemeyince, kılık değiştirip gizlice onun ülkesine gitmiş ve sarayına girmiş. Meğer Kaydefe daha önceden İskender’in resmini yaptırmış. Bu yüzden koca cihangiri tanıyıp hapse atmışlar. Daha sonra Kaydefe, İskender gibi bir yiğidin hapiste yatmasına gönlü razı gelmeyip onu çıkarmış, kendisine saldırmayacağı sözünü alarak serbest bırakmış.İskender, Makedonya’ya döndükten sonra adamlarını toplamış ve olup biteni anlatmış. Komutanları hemen Kaydefe üstüne saldırıp işini bitirmek istemişler. Sözüne sadık bir cihangir olan İskender ise, “Ben Kaydefe’ye söz verdim” demiş. “Asker toplayıp üstüne gitmeyeceğim. Yapamam.”Bunun üzerine Hazreti Hızır, “Ey İskender!” demiş, “Kaydefe’yi alt etmek istersen onun üstüne ordu salmana gerek yok. Karadeniz’den bir yol açıp sularını Akdeniz’e akıtalım. Böylece Kaydefe’nin bütün ülkesi sular altında kalır; sen de hem sözünü tutmuş, hem de öcünü almış olursun.”Bu sözler İskender’in hoşuna gidince, bilginler denizlerin yüksekliğini ölçmüşler. Karadeniz, Akdeniz’den daha yüksek çıkmış. Bunun üzerine yedi yüz bin güçlü kuvvetli adam toplayıp Karadeniz’den bir yol kazmaya başlamışlar. Bu çalışma geceli gündüzlü üç yıl sürmüş. Kanal bitip de Karadeniz’in suyuna yol verilince, coşkun deniz eski İstanbul’u kaplamış ve Kaydefe’nin ülkesi sular altında kalarak helâk olmuş.İşte bu yüzden İstanbul şehrinin ortasından, Karadeniz’den Akdeniz’e akan Boğaz suyu geçer. Bu suya iki kıyıdaki yalıların, sarayların, Bizans kiliselerinin, özene bezene yapılmış köşklerin ve göğe uzanmış ince minarelerin gölgeleri düşer.Sarayburnu denilen yerdeki saray ise dünya harikası Ayasofya’nın yakınına kurulmuş bir cennet mekânıdır ve benim kudretli efendim, atalarının yaptığı bu sarayda oturur.Görkemli sarayın kubbeleri, ahşap pencereleri, gülle işlemez muhkem kale duvarları ve bahçelerindeki akasya, sümbül, çam, selvi, erguvan ağaçları… Kapı girişlerini süsleyen mor salkımların arasında ve duvarların dışında salınıp duran kırmızı serpuşlu, kavuklu, beyaz mücevveze sarıklı kalabalık; her dinden, her milletten kişinin harman olduğu bir panayır yeri…
İşte böyle.Demek ki tarih tekrar edecek ve yaşayanlar, masallardaki gibi iki denizin birleştiği ana, yani coşkun denizin kanalı doldurmasına şahit olacak.Heyecanlı bir iş!
