Türkiye’yi kavramak zor çünkü cennetle cehennem hep bir arada yaşanıyor. Bu topraklar Yaşar Kemal çapında bir usta çıkarmış, sonsuzluğa kadar dünya edebiyatına hediye etmiş; bununla sevinmek, övünmek gerekmez mi? Hem de “Çıplak Deniz Çıplak Ada” romanı yeni yayınlanmışken. Hem de Yaşar Kemal bu ülkenin Türklerinin ve Kürtlerinin ortak değeri olarak tarihte yerini almışken. Son romanında yine savaşı lanetler ve barışın güzel dilini konuşurken. Ama olmuyor, bir şeyler mutlaka sevincinizi gölgeliyor bu ülkede. Ölüm oruçlarında kırk günü aşanları yani geri dönülmez noktaya sürüklenenleri düşündükçe umudunuz kırılıyor, hevesiniz sönüyor.1996’da ve 2000’de Yaşar Kemal ve bir grup arkadaşla cezaevlerinde ölüm oruçlarını sonlandırabilmek, genç hayatları kurtarabilmek için çırpınıyorduk.96’da çözebildik, 2000’de başaramadık. Çünkü devlet operasyon yapmaya karar vermişti. Basın da onun dilini konuşuyor, manşetleri ona göre atıyordu. Demir parmaklıkların arkasında yakılan, öldürülen gençler kaldı geriye. Bu ülkenin unutamayacağı acılara bir yenisi eklendi.

Yaşar Kemal 60 yıldır bu zulümler olmasın diye yazıyor, barışın, kardeşliğin, umudun türküsünü söylüyor. “Çıplak Deniz Çıplak Ada” ile 4. cildini yayınladığı “Bir Ada Hikâyesi”nde savaşın zalim yüzünü göstererek insanlığı akla, mantığa, barışa çağırıyor. Hem de müthiş bir dille, Türkçeye getirdiği yeni imkânlarla. Sait Faik onun için “Türklerin en Kürt’ü, Kürtlerin en Türk’ü” demişti. Ne güzel bir söz. Keşke; kan revan, hapis, zulüm, ölüm orucu yerine, binbir çiçekli kültür bahçesinin mis kokuları arasında yaşayabilseydik. Yaşar Kemal’in türküsünü paylaşabilseydik.