Angelina Jolie, Suriyeli mültecilerin kaldığı kampları ikinci kez ziyarete gelince bir parti başkanı hemen hükmünü verdi: “Birleşmiş Milletler’in İyi Niyet Elçileri ajandır!” Bu iddiaya Kültür Bakanı, “Ajan değildirler. Eskiden bizim bazı sanatçılarımız da BM İyi Niyet Elçisi oldular” diye cevap verdi. Tartışmaya katılıp katılmamak gerektiğini bilemedim doğrusu. Çünkü BM’nin Türkiye’den atadığı tek İyi Niyet Elçisi kulunuzdu, dolayısıyla lafın ucu bana dokunuyordu. Üstelik görevim bitmemişti, devam ediyordum. Bu durumda, içinde bulunduğum kurumu savunmalı mıydım yoksa aldırmamak en iyi tavır mı olurdu? Epey düşündüm ve bu konuda yazmamaya karar verdim; ta ki bu hafta başına kadar. Salı günü Paris’te BM UNESCO İyi Niyet Elçileri yıllık toplantısına katıldım ve gün boyunca, çoğunu yıllardır tanıdığım, bir kısmı ile yeni tanıştığım İyi Niyet Elçileri’ne bakıp düşündüm. Hiçbiri ajana benzemiyordu doğrusu. Dünyanın değişik ülkelerinden gelmiş sanatçılar, bilim adamları, sivil toplum temsilcileri, hümanist ideallerinin peşinde; barış, eğitim ve kültür için hiçbir karşılık beklemeden çaba gösteriyorlardı. O anda aklıma, bu konuda bizim kamuoyunu biraz aydınlatmak gerektiği düştü. BM merkezi ve UNESCO, UNİCEF gibi kurumları, tamamen kendi değerlendirmelerine göre seçip, çeşitli kişileri İyi Niyet Elçisi olarak atıyorlar. Bu insanlar yıl boyu yaptıkları etkinliklerle bu kurumların ideallerinin gerçekleştirilmesine yardımcı oluyorlar. BM, üye ülkelerden oluşan bir kurum olduğu için her ülkede milli komisyonlar var. Bu milli komisyonlar da gerektiğinde bazı kişileri İyi Niyet Elçisi olarak görevlendiriyorlar. Mesela bizde UNİCEF Milli Komisyonu’nun atadığı çok değerli elçiler var ve harika çalışmalar yapıyorlar. UNESCO’nun ilk İyi Niyet Elçisi, efsanevi müzisyen Yehudi Menuhin’di. Merhum cellist Rostropoviç de üyemizdi. Yıllık toplantılarda tatlı tatlı sohbet ederdik. Bakü’de doğmuş olduğu için makam müziğini çok sever ve takdir ederdi. Bizim grupta epey Afrikalı, Latin Amerikalı ve Arap üye var. Özellikle Arap saraylarından prensesler çok etkin. Lüksemburg’dan Grand Duchesse Maria Theresa gibi Batılı aristokratlar ya da Azerbeycan’dan Mehriban Aliyeva gibi isimler de grupta yer alıyor. Claudia Cardinale ve Catherine Deneuve de üyeydi ama Deneuve ayrıldı. Bu yıl en çok sohbet ettiğim kişi Lübnan’dan Bahia Hariri oldu. Bir suikaste kurban giden Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin kız kardeşi olan Bahia hanım çok bilgili, sağduyulu, müthiş bir entelektüel. İlk toplantılarımızda başı açıktı ama ağabeyinin öldürülmesinden sonra beyaz bir örtü takmaya başladı. Onunla Suriye, İran, Lübnan konularını ve ağabeyinin ölümünü konuştuk.
Birleşmiş Milletler, “Önce Eğitim” adı altında yeni bir kampanya başlattı. Doğal olarak bu kampanyada en önemli görev UNESCO’ya düşüyor. Bu yılki konuşmamın temelini bu konu oluşturdu; çünkü “Önce Eğitim” sözünün, bütün dünyada yıllardır tekrarlanan bir klişeden öteye geçebilmesi için eğitimin niceliği kadar, niteliği üstünde de durulması gerektiğini, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Eğitimin amacı diploma almak olunca, ortalık (kendini yetiştirebilenler dışında) bir sürü okul bitirmiş bilgisize kalıyor. Ayrıca eğitimin, UNESCO’nun programları olan “Barış Kültürü” ve “Yeni Hümanizm” ilkelerine göre verilmesi şart. Yoksa sıradan eğitim insanları şiddetten uzaklaştıramıyor. Bu konudaki en çarpıcı örnek, çoğu Haydn, Brahms, Schubert çalan, Goethe okuyan Nazi subayları. Bu derece köklü bir eğitim bile onları Hitler’e tapmaktan ve milyonlarca sivil insanı çoluk çocuk öldürmekten alıkoyamadı. Demek ki “Önce Eğitim” ama insanca, barışa yönelik bir eğitim. Bence bu konu, Türkiye gibi şiddetin kol gezdiği bir ülkede de üzerinde durulmaya, düşünülmeye değer.
