Deprem ve dış politika. Bu iki kavramın birbiriyle ne gibi bir ilişkisi olduğunu merak edebilirsiniz.Öyle ya; deprem bir doğa olayı, dış politika ise insanların zihinlerinde oluşan bir süreç.Ama bence ikisinin benzer yanı, yıllarca yer altında oluşan birikimlerin ani bir patlamayla ortaya çıkması..Marmara daki aşırı yüklenme ve yıllarca yer altında kıvrılı bir yılan gibi sessiz yatan fay hatlarının ani kırılışı, adına deprem dediğimiz korkunç sarsıntıyı ortaya çıkarıyor.Ama biz biliyoruz ki deprem o saniyelerin değil, yılların yarattığı bir gelişme.Dış politikada da aynı kural geçerli.Ülkeler arasındaki ilişkilerde deprem yaratan krizler bir günün, bir ayın, hatta bir yılın gelişmeleri değil.Kökü yıllara dayanan çelişkiler zamanla olgunlaşıyor ve bazen Goben ve Breslau adlı zırhlı gemiler şeklinde ortaya çıkıyor, bazen Avusturya’da bir arşidükün öldürülmesi, bazen de Irak’ta 11 Türk askerinin esir alınması.Ne var ki insanoğlunun sınırlı ömrü, bu gelişmelerin zaman boyutunu kavramasına engel oluyor.Ne depremin oluşmasındaki jeolojik mantığı anlayabiliyoruz ne de dış politikadaki oluşumların kökü çok eskilere giden zaman boyutunu.Son zamanlarda ABD ile ilişkileri ele alırken, “stratejik ortak” sözünün sihrine kapılan kişilerden hiçbirinin aklına, bu ülkenin neden Lozan Antlaşması’nı imzalamamış olduğu gelmedi.Çünkü “tezkere” vs. gibi sıcak konuların yanında, bu tarihsel olayı tartışmak Türk fikir dünyasının alışkanlıkları dışındaydı.Artık hepimiz net olarak görüyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti 80’inci yıldönümüne, gönlü rahat kutlamalarla değil bir takım kaygılarla giriyor.Misak-ı Milli’nin bile tehdit altına gireceği kaygıları, paranoya olarak nitelenemeyecek ciddi bir boyuta taşınmış durumda.Bunun en önemli göstergesi Irak’taki gelişmeler.Türkiye’nin Kuzey Irak’taki varlığını sürdürmesi son derece zor ve belki de imkânsız hale geldi.Ve bu bölgede bir Kürt devletinin adım adım oluştuğunu görebiliyoruz.Peki sınırlarımız dışındaki bu gelişmenin bizi ilgilendiren boyutu ne? Güvenlik!Yani Amerikan destekli Kürt devletinin, Türkiye’nin güneydoğusunu da tehdit etmesi olasılığı.Bu işin en akılcı çözümü, kan ve dehşetten uzak durarak, olayları diplomatik ustalıkla yönetebilmek.Türkiye, hem güç dengesi, hem de uluslararası hukuk açısından Kuzey Irak’a karışamayacak.Ama ülke sınırları içinde bölünmeyi engelleyecek önlemleri almak hem hakkı, hem de görevi.Çünkü “bölünme”, bütün taraflar için kan, ateş ve acı demek.Burada yöntem çok önemli.Çünkü “bölünme”yi hiç mi hiç istemeyen bir insan olarak çok iyi biliyorum ki; bunun yolu Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Kürt kökenli kardeşlerimizin birinci sınıf yurttaş olarak yaşamalarını sağlamak, dillerine ve kültürlerine saygı göstermek ve temel insan haklarını güvence altına almaktan geçiyor.Ayrımcılığa dayanmayan bir kardeşlik ve karşılıklı saygı politikası “bölünme tehlikesi”ne karşı en iyi mücadele biçimidir.Baksanıza; yıllardır Fransa’ya karşı silahlı mücadele veren Korsika bile özerkliğin genişletilmesini istemedi.Değişik kültürlere mensup insanları eşitlik, barış, kardeşlik, saygı ve ekonomik refah bir arada tutar; silah değil.Bu yüzden diliyorum ki Türkiye’deki karar mekanizmaları akıllı davransın ve şiddet kullanarak bölünmeyi teşvik etme yolunu seçmesin.