Bir kültür, bir tarih ve bir dil, ancak şairleriyle nefes alır. İngilizler Shakespeare'le soluklanıyorlar, İtalyanlar Dante'yle.

Kanımızda dolaşan Türkçe dilini bugüne getirenler, aydınlık bir nehir gibi köpürtenler de bizim şairlerimiz.

Biz de onlarla soluk alıp veriyoruz; beynimize kazınmış dizeler bizi biz yapıyor, ortak kültürümüzü oluşturuyor.

Yurda döner dönmez, bu büyük şairlerden birisinin, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın onuruna tören yapıldığını görmek bir mutluluk oldu.

Aslında Dağlarca'nın buna ihtiyacı yok ama bizim var.

Çünkü, "ayakların baş, başların ayak yapılma dönemi" anlamına gelen günümüzde, "Çocuklar korkunç Allahım" ı bilmeyen çocuklar yetiştiriyoruz.

Ve bu çocuklar, gerçekten korkunç oluyorlar.

***

Dağlarca ile yıllar önce Rotterdam'daki "Poetry International" toplantılarına katılmıştık.

Hollanda'da şiirleri seviliyordu.

Bir toplantıya minicik kitapçıklar bastırarak gittiğini ve bunları eline alan Hollanda'lıların durmadan güldüğünü anlatıyordu.

Çünkü Dağlarca'nın "Sevilelim!" sözü baskıda "Sevişelim!" e dönüşmüş ve bu da açık bir çağrı niteliği kazanmıştı.

***

Rotterdam sıkıcı şehir.

Central Hotel'de de pek yapacak bir şey yok.

Tutup bir gün Dağlarca'ya saz çaldım.

Ali Ekber Çiçek'in usta mızrabıyla tanınan "Haydar Haydar" parçasını yorumladım.

Bilenler bilir; bu parçayı çalmak için iki elin de olağanüstü hareketli olması gereklidir.

Usta, beni dinlerken bir kağıt çekti önüne ve bir şeyler yazdı.

Daha sonra bana verdiği kağıtta şu dörtlük yazılıydı:
"Saz çaldın mı;
Sağ elin geçmiştedir,
Sol elin
Gelecekte"

Altına Fazıl Hüsnü Dağlarca imzasını atıp, "Hibedir!" diye yazmayı da ihmal etmemişti.

Dünyada, bir enstrüman çalma karşılığında verilen en cömert armağanlardan birisiydi bu.

Ve durmadan geçmişle gelecek arasında ses ilmekleri oluşturmaya çalışan bir müzikçiye yapılabilecek en büyük övgüydü.

Bu hediyeden sonra Rotterdam gözüme hiç de o kadar sıkıcı görünmüyordu artık.

Hele Dağlarca ile birlikte Hollandalıların meşhur akvavitini yudumlarken, sevimli bile olabiliyordu.