On bir yılım yurt dışında ve çoğunlukla geliş-
miş ülkelerde geçti.
Stockholm'de ve Paris'te oturduğum
uzun yıllar ve Amerika'da geçen dönem boyunca
bu ülkeleri her an Türkiye ile karşılaştırmaktan ken-
dimi alıkoyamadım.
Zaten dışarıda yaşamanın değişmez kuralların-
dan biri de budur.
Herşeyi ülkenizle karşılaştırır, bir takım sonuçlar
çıkarırsınız.
Aynen Almanya'yı gezen Dostoyevski gibi...
Almanların yaptığı köprülere, binalara hayranlık
duyan büyük yazar, içinde kabaran kıskançlığı bas-
tırmak için "İyi ama canım!" der kendi kendisine
"Biz de onlardan daha iyi çay demliyoruz."

Batıda geçen yıllar Türkiye'yi gözümde küçült-
medi, tam tersine daha da büyüttü.
Çünkü ülkeyi yalnız bugünüyle değil, geçmiş ve
gelecek perspektifiyle düşünmeyi ve farketmediği-
miz geleneksel değerlerini keşfetmeyi öğrendim.
Gelişmiş Batı toplumlarının ise bizden bir tek bü-
yük üstünlükleri vardı.
Onu da "Doğru işe, doğru adam!" diye özet-
leyebilirim.
Yani liyakat esasına göre düzenlenmiş toplum.
Bazı ayrıcalıklar ve yanlışlıklar olsa bile gelişmiş
batı toplumları "liyakat ilkesi"ne göre örgütlen-
mişti.
Karayollarının başına, o işi en iyi yapabilecek ki-
si geliyordu.
Televizyonun başına da öyle.
İyi spiker, kötü spikerin yerini alıyor, senfoni or-
kestrasında kemanı daha iyi çalan genç derhal birin-
ci keman olma onurunu elde ediyor, yetenekli üni-
versite profesörü rakiplerini geçip rektör oluyor; kısa-
cası toplumdaki rekabet hakkaniyet kurallarına göre
işliyordu.
Hele politikada, iyice geçerliydi bu.
İsveç'te maliyeden anlamayan bir maliye baka-
nı, Fransa'da kültürden habersiz bir kültür bakanı,
Amerika'da dış politika acemisi bir dışişleri bakanı
görmek mümkün değildi.
Kamu yönetimiyle karşı karşıya kaldığınız anda,
bu işi en iyi yapabilecek kişiyle konuştuğunuzu kav-
rıyordunuz.
Kentler de böyle kişiler tarafından planlanıyordu,
ekonomi de, sağlık da!
Dolayısıyla "pozitif seleksiyon" sistemi ortaya
çıkıyordu.
Aynen doğa gibi, doğa yasaları gibi.

Türkiye ise bu evrensel kuralı tersine çevirmenin
en uç örneklerini verdi.
Sistem sürekli ayakları baş, başları ayak yaptı.
Çetin Altan üstadın sık sık tekrarladığı gibi,
önemli kişilere değer verilmedi, değerli kişilere ise
önem.
Negatif seleksiyon yani olumsuz ayıklanma, ala-
bildiğine hırçın, hoyrat ve doymaz bir ihtirasla toplu-
mun üzerine abandı.
Makamlarının hakkını veren siyasetçi ve bürok-
ratlara da rastlandı elbette.
Ama bunlar genel işleyişi bozmayan bir takım is-
tisnalar olmaktan öteye geçemedi.
Gelişmiş Batı toplumlarında ise, yeteneksizler bir
istisna oluşturuyordu.
Dolayısıyla balık baştan koktu; ahlak, bilgi ve ye-
tenek gibi özellikler önemini kaybetti.
Bir cahil ve cesur dayanışması, Türkiye'nin ufku-
nu kararttı.
Şimdi yine aynı yanlışları yapmak üzereyiz diye
ödüm kopuyor.