Mayınlı arazi tartışması çok garip bir noktaya geldi. Sınır bölgesinde tarıma elverişli olan arazinin kime ve ne niyetle 44 yıl kiralanmak istendiği anlaşılamadı. Herkes bu işin altında büyük siyasi pazarlıklar arıyor. Acaba siyasi değil de sadece ticari kaygılar mı söz konusu? Yani ülkenin diğer kaynakları gibi, bu bölge de bazı kişilerin rant iştahını mı kabarttı?
Necati Doğru’nun yazısından, TSK’nın “Biz bu mayınları çıkaramayız!” demediğini öğrendik. Demek ki haber akışı müthiş kirliliğe ve yanlış anlamaya neden olabiliyor. Bu kadar önemli bu konuda bile çarpıtma yapılabiliyorsa varın gerisini siz hesap edin.
Herhangi bir siyasi partiden şöyle bir öneri beklerdim: “Mayınlı araziyi TSK temizlesin ve bu toprakları Güneydoğu’da köyleri elinden alınmış yakılmış, zarar görmüş yurttaşlarımıza verelim.”Böyle bir öneri, yerinden yurdundan edilmiş insanlara sahip çıkma vurgusu da taşıyacağı için çok önemli olurdu.
Ruşen Çakır’ın yazısından Savcı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na ilişkin çok bilgiler edindik. Anti-demokratik, darbeci gibi gösterilmeye çalışılan bu hukukçunun, Hrant Dink’i savunduğunu, onu beraat ettirmek için çırpındığını, meslek hayatı boyunca özgürlüklerden yana çıktığını öğrendik. Askerlik yapmayı reddeden vicdani retçileri savunmuş, Kürt sorunuyla ilgili davalarda çok ileri ve demokratik yorumlar yapmış. Ruşen Çakır haklı olarak, Eminağaoğlu’nun niye bu kimliğiyle tanıtılmadığını, basında neden kendisine başka bir profilin layık görüldüğünü soruyor. Yazısını “Özetle, bu işte bir gariplik var!” diye bitiriyor. Eminağaoğlu’nu hiç tanımam, bilmem ama Ruşen’in yazısı olmasa, onu yanlış anlayacağımız kesindi. Niçin? Bu ülkede insanlar neden dolayı gerçek düşünceleriyle anlaşılamıyor da kendilerine biçilen bazı kimliklerin içine sıkıştırılmak isteniyor?
Nedim Gürsel dostum “Allah’ın Kızları” kitabından dolayı yargılanıyor. Diyanet olumsuz görüş bildirmiş. Nedim haklı olarak “Bunun sadece bir roman olduğu”nu belirtiyor. Ben ekleyeyim; sadece bir roman değil, ayrıca güzel bir roman. 2009 yılının Türkiye’sinde bu davayı yaşayacağımızı söyleseler inanmazdım. Yazarlar üzerindeki baskı bir lanet gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Nedim Gürsel zaten Paris’te yaşayan, kitapları birçok dilde yayınlanan bir yazar. Bu dava ona bir zarar veremez. Olsa olsa bize verir. Türkiye daha ne zamana kadar yasaklarla, baskılarla anılacak?
