Dün ODTÜ Mezunları Derneği’ndeki sohbetten söz ediyordum. İzninizle düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya devam edeyim:

1993 yılından itibaren sağ ve sol kutupların erimeye başladığını ve üç kutuplu bir Türkiye’ye doğru gittiğimizi yazmaya başladım. Çünkü devlet adına strateji üretenler, soğuk savaş şartlanması içinde, en büyük tehlike olarak “solu”u görüyor ve bu hareketin karşısına dinci ve milliyetçi örgütlenmeler çıkarıyordu. Bu tutumla merkezi tahrip ettiler, radikallere zemin hazırladılar. Çünkü sağ ve sol, demokratik rejime sahip bütün ülkelerin titizlikle koruduğu bir merkez dengesidir. Bazı nüanslarla Amerika, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Almanya, İskandinav ülkeleri; kısaca demokratik niteliğini vurguladığımız ülkelerin hepsinde iki ana nehir akar: Biri merkezin sağında, diğeri solunda. Değişik etnik ve dini gruplar kendilerine bu iki ana nehir içinde yer bulurlar. Bir örnek vereyim: Amerika’da Obama niçin bir zenci partisi adayı değil? Niçin kendisine Demokratların arasında yer buluyor? Amerika’da 80 milyon zenci yaşıyor ama niye bir zenci partisi kurulmuyor? Bu basit soruların cevapları üzerine düşünmek bile bizi gerçeğe götürebilir.

Türkiye’de merkez tahrip edildiği için siyaset biçim değiştirdi. Bu saptama, çözümünü de beraberinde getiriyor. Bu bunalımdan kurtulmanın tek yolu merkezi güçlendirmek ve Türkiye’yi yeniden sağlıklı bir sağ-sol dengesine oturtmaktır. Şu anda merkez sağ yok, merkez sol da yok. Genelkurmay Başkanı’nın bile telaffuz etmeye başladığı ve her köşe yazısında görülen “kutuplaşma” olgusu, sol partileri başka yönlere savurdu.

Düzeltilmesi gereken ikinci büyük yanlışlık da eski Avrupa düşmanlarının AB’yi, eski ilericilerin de AB karşıtlığını savunur olmaları. Yıllar önce Neşe Düzel’e verdiğim bir konuşmada “Sanki 31 Mart’ı yapanların torunları Avrupalı, Hareket Ordusu’nun torunları ise içe kapanmacı oldu” demiştim. Bu tarihsel kayma derinleşerek sürüp gidiyor.

Bu yaşa geldim, kavram kargaşasının ve kafa karışıklığının bu kadar arttığı bir dönem görmedim. Çünkü artık AKP’ye oy vermemiş orta ve ortanın altı gelir gruplarına “elit” deniyor, AKP’ye oy atmış İstanbul zenginlerine, holding sahiplerine ise demokrat… Laik düzeni değiştirmek üzere yola çıkan ve hiçbir şeyi “muhafaza” etmek istemeyenlere “muhafazakâr” adı takılıyor. Düşünce özgürlüğüne karşı adımlar atan, yabancı düşmanlığını körükleyen partiler “sol” olduklarını iddia ediyorlar. Kısacası Anadolu’daki deyimle “Batman çakıla karışmış” durumda. Bu durumu düzeltmek için önce tekrar kavramlar üzerinde anlaşmak gerekiyor.