DENİZ Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idam edilişlerinin yıldönümünde, yürüyüşlerle, toplantılarla ve köşe yazılarıyla anıldılar.
Yıllar önce idam edilmiş gençlerin tekrar yargılanması ve idam hükümlerinin kaldırılması tartışılıyor.
Hatta bu konuda Meclis'te bir önerge bile hazırlandı.
Çünkü bu idamlar, vicdanları yaralamıştı.
***
ADNAN Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamları da yaralamıştı vicdanları.
Çünkü herkes olağanüstü dönemlerde yapılan yargılamaların gerçek bir yargılama yerine geçmediğini ve politik idamların, o andaki egemen atmosferin etkisinde yapıldığını biliyor.
Böyle olmasa, İsmet Paşa, gençleri kurtarmak için o kadar çırpınır mıydı hiç?
Birer cinayet makinesine dönüşmüş, elini birçok masum insanın kanına bulamış katiller serbest gezer, hatta toplumda önemli mevkilere tırmanırken hiç kimseyi öldürmemiş politik sembollerin idamı, yıllarca kapanmayacak bir yara olarak kanayıp duruyor.
***
MENDERES ve arkadaşlarının idamı, toplumu kamplaştırdı ve bazı kesimler arasına kan davası soktu.
Denizlerin idamı da öyle.
Oysa Türkiye'nin kan davalarına değil, barışmaya ve kardeşliğe ihtiyacı var.
***
ANADOLU geleneğinde ölünün ardından ağıt yakılır.
Menderes ve arkadaşlarının idamı toplumu derinden sarstı ama onlarla ilgili bir ağıta rastlamadım.
Oysa Denizlerle ilgili birçok ağıt yaktı Anadolu.
Bunlardan birisini idamlardan hemen sonra Ankara'da duydum.
Şarkışlalı anaların yaktığı ağıt olduğunu söylemişlerdi.
1973'te İsveç'te yaptığım plakta bu ağıdı da seslendirdim.
"N'olayıdım n'olayıdım/ Okur yazar olayıdım/ Deniz mahkemeye düşmüş/ Avukatı ben olayıdım"
Plak kapağında bu ağıt "anonim" olarak belirtiliyordu çünkü kimin yaktığını bilmiyorduk.
***
GEÇENLERDE yaptığımız Hollanda turnesi sırasında, Hollandalı bir kız benimle görüşmek istedi.
Üniversitede, Türkiye'deki ağıt geleneğiyle ilgili bir doktora tezi yazmıştı. Geleneksel ağıtları analiz ediyor, modern ağıtlara örnek olarak da 73'te yayınlanan plağımızdaki parçaları ele alıyordu.
Otel lobisinde konuşuyorduk. Söz dönüp dolaşıp, Denizlerin ağıdına geldi.
O sırada, müzisyen arkadaşlarımızdan Selim Atakan, o ağıdı halasının yaktığını söylemez mi?
Hem doktora tezi, hem de benim için büyük bir keşifti bu.
Mevlude Günbulut adlı yaşlı hanımefendi yıllardır aradığım ve bulamadığım kişiydi.
***
BU ağıt dolayısıyla çeşitli takibatlara uğradım.
25 yıl önce kaydedilmiş ağıdın sözleri yüzünden bazı çevreler çok hırpaladı beni.
Seçim döneminde bunu ısıtıp ısıtıp kullandılar.
Şimdi bile devam ediyor.
Oysa Anadolu ağıt geleneği, bu tip yakınmalarla doludur.
Eğer geçmişimize dönüp de ağıtları yargılayacaksak, Hızır Paşa'yı lanetleyen Pir Sultan Abdal'ı, hatta Molla Kasım'ı zemmeden Yunus Emre'yi de yargılamamamız gerekir.
Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal da cabası.
Eğer şiire ve türküye bu gözlükle yaklaşırsak ne Şair Eşref kalır, ne Neyzen Tevfik.
Uygar toplumlarda böyle bir şey olmaz.
Mesela Fransa'da kimsenin aklına "Asılmışların Baladı"nı yazan François Villon ile dövüşmek gelmez.
***
TÜRKÜLER ve ağıtlar halkın vicdanını yansıtır.
Ve asıl uğraşılması gereken; yüreği yanan insanların yaktığı ağıtlar değil, Menderes'leri, Gezmiş'leri idam eden ara dönem baskılarıdır.
Bazı kesimler bu dönemleri yargılayacaklarına, onlara karşı çıkan türküleri yargılamak sevdasında.
Yunan cuntasına alkış tutmak, cuntaya karşı protesto şarkıları yapan Theodorakis'i eleştirmek gibi bir şey bu.
Ve sadece Türkiye'ye özgü bir gariplik!
