Okurlarımdan aldığım mesajlar, mektuplar önemli; çünkü ancak o zaman bir monolog, zengin bir diyaloga dönüşüyor. Gazete yazısının sınırlı boyutu içinde, istediğimi tam olarak ifade edemediğim günler de olmuyor değil. Hani eskilerin dediği gibi “Ağyarını mani, efradını cami” (Gereksizleri dışarıda bırakan ama gerekli her şeyi içeren) yazıyı her gün tutturmak zor. Ayrıca konular da karmaşık. Neyse; bu kadar uzun giriş cümlelerinden sonra gelelim asıl konuya: Aralık ayına yaklaştıkça Avrupa Birliği’ne ilişkin tartışmalar kızışıyor. Bu arada bazı okurlarım benim niye “özel statü” ya da “imtiyazlı ortaklık” üzerinde bu kadar durduğumu merak ettiklerini yazıyorlar. Kimileri diyor ki eğer AB bizi almayacaksa, niçin siz hâlâ AB’yi destekliyorsunuz? Bu konudaki fikirlerimi biraz daha açmaya çalışayım:B en Avrupa Birliği’ni Türkiye’nin iki yüz elli yıldır sürdürdüğü çabaların doğal bir sonucu olarak görüyorum. Yurt dışındaki toplantılarda da hep söylediğim gibi Osmanlı, Avrupa tarihinin olmazsa olmaz parçası. Cumhuriyet devrimi bizi Avrupa’ya daha da yakınlaştırdı. Yani bu yoldan dönüşümüz yok. Ama AB konusunda gerçekçi olmayan bir tutum benimseyerek büyük umutlara kapılmamız gereksiz. Durumun fotoğrafını çekmeyi bilmeliyiz. Avrupa bizi içi rahat olarak, sevgiyle, saygıyla, kamuoyunun desteğiyle içine alamıyor, alamayacak da. Kapıyı tam olarak açması da mümkün değil, tam olarak kapaması da. Bakın bugün biz neyi tartışıyoruz: Aralık ayında müzakere tarihi almayı. Yani AB bize “Gel seninle konuşalım!” diyecek. Peki bugüne kadar müzakere etmiyor muyduk, kırk yıldan beri konuşmuyor muyduk? Üye olan ülkelerin hiçbirine böyle bir süreç uygulanmadı. Ayrıca şu anda AB ile tek taraflı bir ilişki sürdürüyoruz. Bize ne yapmamız gerektiğini söylüyorlar, biz de onu yerine getiriyoruz. Ama bunun karşılığında bizim hiçbir talebimiz yok. Yeni üye olan ülkeler ise yıllardan beri fonlarla destekleniyorlar, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını açık olarak söylüyorlar, yani pazarlık ediyorlar. AB kamuoyu bize karşı. Hükümetler, bir ara formül bulmaya çalışıyorlar ama kamuoyunun ve muhalefetin baskılarına ne kadar direnecekler? Birkaç gündür VATAN’da Batı basınının önde gelen isimlerini okuyorsunuz; dikkat ederseniz, onların da çoğunluğu bu köşede yazılanları destekler nitelikte konuşuyor. Gelelim özel statüye. Avrupa Birliği zaten biçim değiştirdi. “İki vitesli” Avrupa’dan söz ediliyor, zamanla bu “üç vitesli” olacak. Yani merkezde Fransa, Almanya gibi ülkeler, ikinci halkada yeni üye olan Polonya, Macaristan vs; üçüncü halka ise belki Rusya, Türkiye, Ukrayna, Fas gibi ülkeler. Bu da zaten daha şimdiden başka bir statü anlamına geliyor. Bütün bunlara rağmen Avrupa birliği için mücadele edelim, elbirliğiyle çalışalım ama gerçekleri göre göre. Hayal kura kura değil.
