“Derya içre olup deryayı bilmeyen balıklar” sözü var ya; üstümüze biçilmiş bir elbise gibi uyuyor bize. Zaman zaman dünyanın en güzel, en birikimli, en kültürlü bölgelerinden birisinde yaşadığımızı unutup başka kültürlere özeniyoruz. Gerçi son zamanlarda birçok kişide bir Türkiye-Doğu Akdeniz merakı başladı; mutfağımız, müziğimiz, renklerimiz, şivelerimiz yeni baştan keşfediliyor. Ama bir yandan da hızlı “Amerikalılaşma” akımı devam ermekte. Bazı gençler ve aklı evvel zengin takımı Amerikan pop kültürüne tapınmayı ve kendi kültürünü aşağılamayı marifet sanıyor. Geçen gün televizyonun biri, Burgaz hakkında enfes bir belgesel hazırlamıştı. Fon müziği olarak ne kullanmışlardı biliyor musunuz: Alanis Morisette. Yahu Amerikalı kızla Burgaz’ın ne gibi bir alâkası olabilir diye soracağım ama; bu müzik seçimini modernlikle, çağdaşlıkla falan açıklamaya kalkarlar diye korkuyorum. Hiçbir Yunan televizyonunda böyle bir garipliğe rastlayamazsınız. Kefalonia Adası’nı tanıtan bir belgesele hiçbir yapımcı Amerikan pop müziği koyamaz; aklına bile gelmez böyle bir şey. Ortada açık bir gerçek var. Okumuş yazmış, para kazanmış Türklerin çoğu kendi kültüründen utanıyor, Yunanlı ise utanmıyor. Bizimkiler ne kadar Amerikalı, İtalyan, Fransız olduğunu kanıtlamaya uğraşırken Yunan aydını; “Kullanmadıklarınızı da bize verin!” diyor. Karagöz’e de sahip çıkıyor, yalancı dolmaya da, çiftetelliye de! O zaman dünya da bu zenginliği “Yunan medeniyeti” olarak tanıyor. Hiç kimsenin kızmaya hakkı yok. Bu zengin bölgenin kültürü, kim sahip çıkarsa onun olur. Nasıl ki biz bir zamanlar Yemen’den gelen kahveyi ‘Türk kahvesi” yapmıştık; Ege’nin, Ortadoğu’nun, Balkanlar’ın bütün lezzetlerini kendi mutfağımız olarak benimsemiştik; şimdi aynı şeyi Yunanlılar yapıyor. Bizde sirtakiye bayılanların çoğu, bu müziğin sirto olduğunu bilmez. Yunanlı müzisyenlerle tanışmanızı isterdim: Amerika’da Juilliard’ta, Berklee’de eğitim görmüş caz müzisyenleri bile, bütün makamlarımızı bilir. “Ah! Hüzzam, nihavendi, ussaki” diye iç geçirirler. Batı müziğini Doğu müziğinden üstün sayan bir tek Yunanlı müzisyene rastlamadım bugüne kadar. Buna Manos Hacidakis de dahil, Mikis Thedorakis de, Haris Aleksiyu da, Yorgo Dallaras da!Son olarak geçen kış Atina’da benim besteleri çalan senfoni orkestrasında da durum aynıydı. Hiçbir müzisyenin; “Ben Batı müziği yapıyorum” diye bizim bölgeleri küçük gören bir tavrı yoktu. Tam tersine hayranlık duyuyorlardı. Bana kalırsa kritik bir kavşaktayız: Ya bu zengin kültüre sahip çıkarak onurlu bir biçimde yaşayacağız; ya da Amerika’nın Ortadoğu’daki bir kenar mahallesi olma yolunda ilerleyeceğiz. Türkiye ikinci yoldaki ısrarını sürdürse uğurlar olsun! Biz ömrümüzün sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.