Bir Orta Çağ zindanına benzeyen ve kararmış taşlarıyla, uzaktan görünen Ege Denizi’ne hiç yakışmayan bir kale. Demir parmaklıklı hücrede yatan yaşlı adam Ege’yi göremiyor, sadece dalga seslerini dinliyor ve yıllardır yattığı bu hücrede her gün yakınıyor: “Tanrım beni niçin Türk olarak yaratmadın.” Bu kale Yunanistan’da. Hücrede kaderine lanet okuyan yaşlı adam ise Papadopulos: 1967’deki ihtilal lideri, Yunan cuntasının başı. İhtiyar ve yorgun başını, 17 senedir yattığı taştan hücrenin duvarlarına vurarak parçalamak istiyor. Çünkü içinde isyan duyguları kabarmakta. “Zeus’un bütün yıldırımları Yunanistan’ın üzerine yağsın, neden Türk olarak yaratmadın beni?“ 17 senedir sürdürdüğü bu hücre hapsinin yavaş yavaş çürüttüğü bu yaşlı asker, Ege Denizi’ni göremiyor ama aynı denizi bir başka ihtilal liderinin keyifle seyretmek istediğini biliyor. Hem de “cafe Turkiko”sunu höpürdeterek. Ve dahi yazlık hasır şapkası ve bastonuyla çıktığı yürüyüşlerde yolu kesilip, akın akın gelen halk yığınları tarafından eli öpülerek… Papadopulos’un yüreği bu adaletsizliğe dayanamayıp çatlayıverecek bu günlerde. Yalnız o mu? General Galtieri de Arjantin’de kıskançlıktan aklını oynatacaktı, diğerleri de… Portekiz’de Salazar’ın ruhu cehennem ateşleri içinde kıvranmakta. Münker ve Nekir topuzunu indirdikçe “Yani benim bütün suçum Türk olmamak mı?“ diye inlemekte ki, neredeyse zebaniler bile rikkate gelip, kanlı yaş dökecekler. Ya yerin dibine batırılan Franco? Bu İspanyol generalin günahı neydi? Ne istediler adamcağızın anısından? Hele Mussolini’ye ne demeli? Ne vardı adamcağızı bacağından asacak? Alt tarafı o da herkes gibi birazcık diktatörlük yapmış, biraz ‘vatan kurtarıcılık’ oynamıştı. Bunda bu kadar kızacak ne vardı canım! Anlı şanlı komutanlar pek de haksız değiller yakınmalarında. Bütün bu diktatörler, Türk olsalardı başlarına bunların hiçbiri gelmeyecekti. Bir sahil kasabasında yaptırdıkları güzel köşklerinde asude bir hayat süreceklerdi. O kasabanın halkı ve yerli turistler, ihtilal liderinin elini öpmek için karakola başvuracak ve oradan aldıkları izinle cumartesi günleri, evinin önünde kuyruk oluşturacaklardı. Okul çağındaki çocuklarını, ‘büyük adam’ı görmeleri için kuyrukta bekleten ana-babalar, sıra gelip de diktatörün eline salya sümük sarılırlarken, kendilerine bu mutluluğu bağışlayan yüce Tanrı’ya ve yüce lidere minnet duyacaklardı. Eğer bu zavallı diktatörler Türk olsalardı, bulvarlara, caddelere adları verilecek ve Yunanistan, İspanya, İtalya, Arjantin, Almanya, Portekiz gibi kendi ülkelerinin demokrat basını onlardan saygıyla söz edecek, demeçlerini yayınlayacak, bağlılık bildireceklerdi. Ömür boyu giydikleri üniformalardan kurtulmuş olarak, erkek moda dergilerinde gördükleri birçok kılığı uygulayarak otel, tesis açma törenlerine katılacak ve sevgili yurttaşlarının candan alkışlarıyla mest olacaklardı. Zavallı diktatörcükler! Darbe yapmanın meşru ve saygıdeğer olduğu ülkeyi seçemediler, şimdi zindanda çile doldurarak, hakaret görerek, hayalleri yıkılarak, mezarlarına tükürülerek acı çeksinler bakalım. Darbe dediğin Türkiye’de yapılır. Başka yerde yaparsan hesabını sorarlar adamdan.

Bu yazıyı 15 Eylül 1991’de yayımlamıştım. Birkaç gün sonra da Kenan Evren’den bir mektup gelmişti. Birkaç satırını alıyorum: “Sayın Livaneli” diye başlıyor mektup ve şöyle devam ediyor: “12 Eylül deyince nasıl sizin saçlarınız diken diken oluyorsa; 12 Eylül üzerine yazdığınız yazıları okuduğumda da benim tüylerim diken diken oluyor.” Sonra şöyle diyor: “İnancınıza göre, sizin ideolojik düşüncenizi paylaşanlar bilgili; çağdaş fikirli kişilerdir. Aksi düşüncede olanlar ise bizim gibi bilgisiz, cahil, bir işe yaramaz insanlardır.” Üç sayfalık mektup şöyle sonlanıyor: “İkide birde 12 Eylül’e sataşmak suretiyle, bundan sonra bir daha askeri müdahalenin olmamasını sağlamayı düşünüyorsanız; merak etmeyin, artık Türkiye’de tekrar askeri müdahale olmaz. Olması için bir sebep ortada yok.”