Edebiyat ve sinema ilişkisi hakkında çok yazılıp çizilmiştir, çok konuşulmuştur ama herhalde bu konuda ilginç -belki de tek- örneği oluşturan kişi benim. Çünkü yazarların eserlerini sinemaya aktaran yönetmenlere ve romanlarını yönetmenlere veren yazarlara sıkça rastlanır ama işin iki tarafında da olan kişilere pek fazla rastlanmaz.1986 yılında Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır romanını sinema filmi olarak çektim. Yıllar sonra da Abdullah Oğuz, Mutluluk romanımı sinemaya aktardı. Dolayısıyla iki psikolojiyi de iyi biliyorum. Yani romanını ilk kez beyaz perdede gören bir yazarın neler hissedeceğini bildiğim gibi çektiği filmi ilk kez yazarıyla birlikte izleyen yönetmenin yaşadığı gerilimin de farkına vardım. Aslında roman ve sinema birbirine yakın sanılan ama çok uzak olan iki sanat biçimi. Çünkü roman çok katmanlı ve boyut olarak da sinema filminden daha farklı. Sovyetler Birliği, Tolstoy gibi büyük yazarların yapıtlarını, kesinti yapmadan sinemaya uyarlardı ve böylece ortaya sekiz saatlik, on saatlik filmler çıkardı. Mutluluk, Bliss adıyla Amerika’da yayımlandığı zaman, bir başka yayınevi romanı CD’ler halinde “sesli kitap” (audio-book) olarak da çıkarmıştı. Kitabı dinlemek 10.5 saat sürüyordu. Sadece düz okuma bile bu kadar sürüyorsa varın filminin ne kadar olması gerektiğini hesap edin. Bu yüzden senaristler Mutluluk’taki üç ana karakterden ikisini silikleştirdi, konuyu sadece Meryem üzerine yoğunlaştırdı. Dolayısıyla Profesör İrfan Kurudal ve Cemal birer gölgeye dönüştü. Oysa o üç karakter de kendi dramını yaşıyordu. Profesör, içinde yaşadığı çevrenin değersizliğinden, Cemal de Güneydoğu’daki çarpışmaların yarattığı şiddetten intihar edecek durumdalardı. O teknedeki üç kişinin üçü de hayatla ölüm arasında bir yerde duruyor, intiharın eşiğinde yaşıyorlardı. Bütün bunlar filme yansıtılamadı. Çünkü insanları en gizli düşünceleriyle, kendilerine bile itiraf edemedikleri duygularıyla anlatmak, sinema yoluyla mümkün olmuyor. Buna rağmen Mutluluk güzel bir filmdi. Bizde ve dışarıda, özellikle de Amerika’da çok övgü aldığını biliyorsunuz.
Yer Demir Gök Bakır’ın senaryosunu yazarken ben de aynı sıkıntılarla, hatta daha fazlasıyla karşılaşmıştım. Çünkü kitap bir üçlemenin ikinci romanıydı. Hikâye Ortadirek’le başlıyor, Yer Demir Gök Bakır’la devam ediyor, Ölmez Otu’yla sona eriyordu. Oysa ben sadece Yer Demir Gök Bakır’ı çekiyordum, yani bir anlamda hikâyeye ortasından başlıyordum. Dolayısıyla izleyicinin olup biteni anlaması için bazı sinema tekniklerine ve betimlemelere ihtiyacım vardı. Filmi Yaşar Kemal’le birlikte ilk kez Cannes Festivali’ndeki gösterimi sırasında izledik. Işıklar sönmeden önce ecel terleri döktüğümü itiraf etmeliyim. Ama Yaşar Kemal’in filmi beğenmesi ve -herkesin bildiği bir gerçek olduğu için saklamaya gerek yok- Fransız basınının göklere çıkarması bu sıkıntıyı hafifletti. Bunca deneyimden sonra kanım şu: Romanlardan iyi film yapmak çok zor. En başta boyut ve katman farkı var. Bu yüzden en iyi filmler uzun hikâyelerden, novellalardan yapılabilir. Bu işin güzel örnekleri de var: John Steinback’in “Fareler ve İnsanlar” hikâyesinden yapılan film, Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı”sı ya da John Houston’un James Joyce’un “Ölüler” öyküsü üzerine yaptığı film. Sanatta değişik disiplinler arasında çalışmak zordur. Çünkü hepsinin kendine özgü ayrı kuralları vardır ama galiba en zoru roman-sinema ilişkisi.
