Geçmişteki büyük imparatorlukların hepsinden çağdaş, önemli devletler çıkmıştır. Fransız İmparatorluğu Fransa’yı, İngiliz İmparatorluğu İngiltere’yi, Roma imparatorluğu İtalya’yı yaratmış, Çin, Rus İmparatorlukları’nın varisleri de dünya ülkesinde önemli devletler olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu bu kuralı bozan bir ayrıcalık oluşturmuş ve az gelişmiş ve nispeten küçük bir ülkeye dönüşmüştür. Genç Türkiye Cumhuriyeti zaman zaman bu durumun yol açtığı dengesizliği yaşamış hatta bir kimlik bunalımına düşmüştür. Bugün bile devam eden bu bunalım, kimi zaman kendimizi olduğumuzdan küçük görme, kimi zaman aşırı ve gereksiz böbürlenmeye yol açmakta ve ikili yabancı ilişkilerde duygusal patlamalar yaşamamıza neden olmaktadır. ” Biz büyük ülke miyiz, yoksa küçük bir üçüncü dünya devleti miyiz?”, “Ortdoğu’da liderlik iddiamız var mı, yok mu?” gibi yakıcı sorularla uğraşmakta ve bir türlü kendi tanımımızı yapamamaktayız. Yıllar önce bir yazar; “içinden çıktığımız, daha doğrusu bir türlü içinden çıkamadığımız Osmanlı imparatorluğu“ diye yazmıştı. Biz kendimizi ne kadar ayrı ve yeni bir devlet olarak görürsek görelim, dünya bizi Osmanlı’nın devamı olarak kabul ediyor. Tarihimizi 1923’te başlatmakta ısrar ettiğimiz halde, yabancı ülkelerle ilişkilerimiz geçmişimizden kaynaklanıyor. Ermeni sorunun kökeni Osmanlı dönemine dayanmakta. Türk-Yunan ilişkilerindeki problemler, 500 yıllık bir geçmişin duygusal izlerini taşımakta. Kıbrıs deseniz, Osmanlı’dan devralınan bir miras. Bulgaristan’la gerginlikler Osmanlı Balkan ilişkilerine dayanmakta. Sovyetler Birliği ile yaşanmış olan sorunların kökeni belki de Prut’ta. Aynen İran’ın ve Arap ülkelerini bize karşı takındığı tavır da, Çaldıran, Ridaniye, Bağdat Savaşlarının etkilerini taşıması gibi… Kürtlerle olan ilişkilerde, geçmişin izlerinde gelişiyor. Hatta, Avrupa Topluluğu ile karşılıklı tavır alışlarımız, Osmanlı-Avrupa ilişkileri göz önüne alınmadan anlaşılamaz. Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada karşılaştığı sorunların bir çoğu geçmişimizden kaynaklanıyor. Belki çözüm de geçmişten bulunacak. Çünkü geçmişimiz bize sadece sorun yaratmıyor, bazı avantajlar da sağlıyor. Bunların başında da, Çin Uygurlarından, Kuzey Afrika kabilelerine Kırım Türklerinden, Bosna, Hersek işlerine varan bir kültür geçmişi geliyor. Üç kıtaya yayılmış bu akıl almaz coğrafya, Türkiye’nin kültürel hinterlandını oluşturuyor. Nasıl Almanlar kendi geçmişlerinden kaynaklanan bir doğal ilişki arıyor, Hırvatistan’ı tanıyacağını açıklayarak bir Habsburg dönemine gidiyorsa, nasıl İngiltere eski Commonwealth izlerinden yürüyorsa, nasıl Fransa Frankofon ülkeler üstündeki gücünü kullanarak var oluyorsa, Türkiye de kendi kültürü kökleri üzerinde yürüyerek çağdaş ve güçlü bir devlete ulaşmalıdır. Dış dünya hep geçmişimizden kaynaklanan sorunlar üretiyorsa, biz de gene geçmişimizin yarattığı avantajları kullanmalıyız. Sanırım bu tavır, Maastrich kapısında lütuf beklemekten daha akılcıdır.