(Hepimizi sarsan bombanın ardından, eski bir yazımı sizlere tekrar sunmak istedim. Okuyunca göreceksiniz ki bu yazı, ‘Ben dememiş miydim?’ çiğliğine düşmek için değil, ilgili çevreleri bir kez daha uyarmak için tekrar yayımlanıyor.)

İşte “Üç Kutuplu Türkiye” Bir toplumda değişimler bugünden yarına olmaz. Yeraltı sularının birikip bir nehre dönüşmesi gibi uzun bir zaman ve uygun bir zemin arar. Ancak bu değişimlerin ipuçları ortadadır. Bazıları bunu bilim gözüyle görür, bazıları sezer. Daha çok sezgiyle davranan bazı sanatçılar ise hisseder. Ben de karınca kararınca bu toplumda “hissettiklerimi” yazmaya, anlatmaya ve toplumu gördüğüm tehlikelere karşı uyarmaya çalışırım. Söylediklerimi kanıtlayamam elbette ama beni izleyen bazı insanlar bu sezgilerimde genellikle yanılmadığımı bilir. Mesela Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyeliğinin  “çantada keklik” olduğu düşünülüp bayram yapıldığı günlerde ben ısrarla bunun doğru olmadığını, eninde sonunda bize “imtiyazlı ortaklık” önerileceğini söyler dururum. Sebepleri sıralarım. Zaman ne yazık ki benim gibi düşünenleri haklı çıkarır. Bunun gibi birçok örnek verebilirim size. Bunların hiçbiri kehanet değildir; bilimsel analiz de değildir.  Sadece kişisel çıkar nedeniyle gerçekleri eğip bükme alışkanlığına sahip olmayan, toplumu için kaygılanan, “niyete bağlı düşünme” alışkanlığına uzak duran bir sanatçının sezgi düzeyindeki algılamalarıdır. Şimdi gelelim bugüne: Türkiye’deki gelişmelerden herkes kaygı duyuyor. Aslında bu kaygıyı yıllarca önce duymalıydık. Olaylar sokağa inip, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları birbiriyle çarpışmaya başlamadan çok önce. 14 yıl önceki yazılarımızda ne diyorduk ve hangi düşünceyi bıkmadan usanmadan işledik. “Türkiye’de sağ ve sol kutuplaşması var sanılıyor ve stratejiler buna göre oluşturuluyor. Oysa bu kamplaşma dağıldı. Üç kutuplu bir Türkiye’ye gidiyoruz: Siyasal İslâm, Kürt hareketi ve Türk milliyetçiliği.” Ve ne diyorduk: “Bunlar tarihten gelen çelişkilerdir. Giderilmesi kolay değildir.” Sonra ne oldu?O zamanlar kimseyi inandıramadığımız gelişmeler gözler önüne serildi: Siyasal İslâm iktidara geldi ve 1980 öncesi birbirini öldüren sağ ve sol, kol kola Türk Milliyetçiliği cephesinde buluştu. Bu cephede bugün MHP, CHP, DYP var. Solcularla ülkücüler yek vücut oldu. Siyasal İslâm iktidara geldi. Kürt hareketi ise “Güneydoğu’daki çatışmalar” boyutundan, iç savaş provalarına sıçradı. Bugün Türkiye’nin her köşesinde Türk-Kürt ayrımı yapılıyor. Oysa otuz bin kişinin öldürüldüğü yıllarda bile böyle bir ayrım yoktu. Türkiye, devletin yanlış hesapları ve stratejilerinin acısını çekiyor. Devlet dediğiniz gökten indirilmiş ilahi bir kuvvet değildir. Onu da insanlar yönetir. Acı duyarak söylüyorum ama bu insanların çoğunun cahil olduğunu belirtmek durumundayım. Toplumdaki yönelmeleri göremiyorlar, kendi toplumlarını okuyamıyorlar ve yanlış stratejiler oluşturarak Türkiye’yi cehenneme çeviriyorlar. Bunun acısını hepimiz çekiyoruz ve çekmeye de devam edeceğiz.Peki bunları bildin, bundan sonra ne olacağını da söyle bakalım diyorsanız, yani bana bir çeşit Nasrettin Hoca’lık rolü öneriyorsanız ona da cevabım var. Yıllar önce verdiğim bir cevap bu: Bizim devlet Türk Ulusu yaratma ve koruma esası üzerine örgütlendiği için bazı kadrolar, İttihat Terakki’den beri üstlendiği “kurtarıcı” rolünü terk etmeyecektir. Dolayısıyla Türkiye bu kez siyasal İslâm’dan milliyetçilik kutbuna kayacak, AB karşıtı bir dönem yaşanacaktır.Kürt hareketi de federasyon yönündeki çabalarını artırarak sürdürecektir. Gündelik haberler içinde yitip gitmeyerek, gelişmeleri  “Üç Kutuplu Türkiye” metoduyla incelerseniz, tahminlerinizin ne kadar doğru çıktığını siz de göreceksiniz. 9 Eylül 2005

Not: Teşekkür yazımda Beşiktaş Belediyesi’ni eksik bırakmışım. Değerli Başkan İsmail Ünal ve çalışma arkadaşlarına, Boğaziçi’ne bu eşsiz mekânı kazandırdıkları için teşekkür ederim.