Geçen nisan ayında, yayınevinin çağrısına uyarak New York’a gitmiştim. Döneceğimiz gün bazı arkadaşlarımız ilginç bir sergi olduğunu, görmek isteyip istemediğimizi sordular. THY uçağı akşamüstü kalkıyordu. Bu yüzden vaktimiz olduğunu düşündük ve arkadaşlarımızın davetine uyarak, “Vücutlar” adını taşıyan sergiye gittik. Binanın önünde epey uzun bir kuyruk vardı. Oraya varınca serginin orijinal adının “Vücutlar yalan söylemez!” olduğunu gördük. (Burada kısa bir ara vereyim ve Türkçe’deki bir soruna dikkat çekeyim: Vücut mu diyeceğiz, gövde mi, beden mi? Üç kelimenin de geçtiği “Gövdeye indirmek, vücut bulmak ve dal beden” kullanımlarını düşündüğümüzde, hiçbirinden fedakârlık edemiyoruz. Ben, çoğu insanın “Gövdem ağrıyor ya da bedenim ağrıyor” değil “Vücudum ağrıyor” dediğini hesaba katarak vücut kelimesini kullanmayı doğru buldum.) Loş sergi alanına girdiğimizde gözümüze ilk çarpan şey yüzlerce insan vücuduydu. Ölmüş insanlardı bunlar ve hepsi de gerçekti. Bir doktor yüzlerce ölü insanın vücudunu özel bir yöntemle (deyim yerindeyse) kurutmuş; her hareketi, her adaleyi, her organı, her sistemi kesitler halinde içeriden gösteriyor. Ben böyle şeyler görmeye dayanamam; iki damla kan bile bayılmama yeter de artar. Çaresizlik içinde ayaklarımı sürüyerek arkadaşlarla birlikte dolaşmaya başladım. Aslında çok ama çok ilginç şeyler gösteriliyor, insan vücudunun nasıl çalıştığı anlatılıyor ama gelin görün ki benim de dayanma gücüm yavaş yavaş tükenmekte. O çok iyi tanıdığım sıcaklık hissi başıma doğru yükseliyor. Sinir sistemini gösteren masaya kadar dişimi sıktım. Bir camın altında insan vücudunun sinir sistemi sergileniyor. Bir beyin, iki göz ve beyinden çıkıp aşağıya doğru sarkan beyaz lifler. Hani beyin her şeyi kontrol eder ve sinir sistemi yoluyla organlara talimatlar yollar diyoruz ya; işte bu durumu somut olarak görüyorsunuz. Beynin mesajlarını ileten sistem, karışık bir misina yumağı gibi gözünüzün önünde. İşte burada filmin koptuğunu hissettim; Ülker yere yıkılmak üzere olduğumu anladı ve beni sürükleyerek dışarıya, gün ışığına çıkardı. Parlak güneş altında kendimi bir bankın üstüne zor attım. Dünya dönüyor, güneş zaman zaman kararıyor. Çevremiz kalabalık çünkü bir sürü kahve ve lokanta var. İnsanlar yiyor içiyor, eğleniyor ve hoparlörlerden yükselen müziğe kulak veriyorlar. Tam derin derin nefes almaya çalışıyor ve kendime geliyordum ki biraz uzaktaki bir kahvede çok ilginç bir müzik çalınmakta olduğunu duydum. Onca kargaşa içinde kulağıma ustaca çalınmış bir keman tınısı geliyordu, sonra bir kadın sesi şarkı söylemeye başladı. Tam olarak ne olduğunu seçemiyordum; müziği ve şarkıcıyı merak etmeye başladım. O kahveye doğru yürüdük. Biraz ilerleyince müziği daha yüksek duymaya başladım ve Ajda Pekkan’ın sesini tanıdım. Şaşırmadım desem yalan olur. Çünkü New York’ta bir kahvede çalınan şarkılar arasında Ajda Pekkan’a yer verilmiş olmasını beklemiyordum. Ayrıca bu müzik ve sesin kalitesi, daha ne olduğunu almadan beni kendine çekmişti. Nasıl memnun olduğumu anlatamam. Hemen orada bir masaya oturduk; Ajda Pekkan’ın şarkısı bitene kadar nabzım düzeldi, kendime geldim. Başımdan geçen bu ilginç olayı bir türlü fırsat bulup da Ajda’ya anlatamadım. Hiç olmazsa yazı yoluyla, sizlerle ve onunla paylaşayım. İşte Ajda Pekkan’ın bir pazar günü New York şehrinde beni tedavi edişinin hikâyesi budur.
