Herkesi saran dizi merakını, bir dönemler gazetelerde tefrika edilen roman tiryakiliğiyle karşılaştırmak mümkün sanırım.Bu açıdan bakarsanız Charles Dickens bir dizi yazarıydı: Romanları ya düzenli olarak gazetede yayınlanır ya da haftada bir çıkan fasiküller halinde basılırdı. Okurlar; romanın sonu ne olacak, aşk macerası nasıl ilerleyecek, roman kahramanı olan genç kız ölecek mi ölmeyecek mi diye meraka kapılır, bir sonraki haftayı heyecan içinde beklerlerdi.Dostoyevski de bir “dizi” yazarıydı. Her gün gazeteden çocuklar gelir, üstadın o günkü bölümü tamamlayıp teslim etmesi için kapıda beklerlerdi. Bu arada üstat da çalakalem yeni bölümü bitirmeye çabalardı. Buradaki mucize şuydu: Bu büyük ustalar halkın heyecanını ayakta tutmayı ve onları bazen gözyaşlarına, bazen kahkahalara boğmayı başarmalarına rağmen insan ruhuna ışık tutan bir derinliği ve sanatsal düzeyi de tutturmayı ihmal etmezlerdi.Kitleler, Dickens ya da Dostoyevski okuyarak fark etmeden bir estetik düzeye kavuşur, bir “gönül eğitiminden geçerlerdi. Bizde bu merakın başladığı yıllarda televizyon seyircileri Dallas, Kaçak, Zengin ve Yoksul gibi dizileri izlemeye bayılıyorlardı. Özel televizyonlar yeni yeni palazlanırken Atina’da bu işi bilenlerle konuşuyordum: “Göreceksiniz ki bir süre sonra bu yabancı diziler yetmeyecek” demişlerdi. “Halk yabancı insanlar yerine, kaşı gözü kendisine benzeyen, aynı dili konuşan aktörlerin oynadığı yerli dizileri izlemek isteyecek.” Dedikleri gibi de oldu; ekranlarımızı yerli diziler kapladı ama her işte aşırı gitme huyunda olan Türk milleti, dizi meselesinin de tadını kaçırdı.Bu kadar çok dizi anlamsız kaçıyor, gerçek bir televizyonculuğu olanaksız hale getiriyor.Ayrıca amansız bir reyting yarışı içindeki diziler, ilk bir iki bölüm tutmazsa kaldırılıveriyor.Bu da dizileri vahşi bir “izlenme” yarışına sokuyor. Bu işteki bir başka gariplik de dizilerin süresi. Yayıncılığı bizden iyi bilen Amerika dahil birçok ülkede diziler yarım saat sürüyor. Bizde ise her biri sinema filmi uzunluğunda; 85 dakika. Bu kadar uzun bir süreyi doldurmak için yapımcılar konuyu sündürdükçe sündürüyor, uzattıkça uzatıyor. Gereksiz diyaloglar, anlamsız göz süzmeler, bol manzara çekimleriyle vakit dolduruluyor.Yapımcı arkadaşlar, bunun nedenini RTÜK kurallarıyla açıklıyorlar. Reklam yönetmeliği imiş bu meseleyi çığrından çıkaran.***Kısacası milyonlarca insanımızı okuldan, aileden ve diğer her şeyden fazla etkileyen diziler; izlenme oranı ve reklam geliri arasına sıkışmış bir durumda çırpınıyorlar.Kapitalizmin mantığı bu.Ne kadar kaliteli olursa olsun tutmayan dizi buruşuk bir mendil gibi çöpe atılıp, yerine yenisi konuluyor.BBC gibi izlenme oranını göz ardı ederek program üreten kuruluşlarımız olmadığı için bu iş giderek daha da kötüleşecek; kötü dizi iyi diziyi kovacak. Diziler, dünyada giderek vahşileşen “ne pahasına olursa olsun” para kazanma yarışının çarpıcı bir örneği.
