Mehmed Uzun’u kaybettik. Dün ölüme karşı verdiği büyük mücadeleyi kaybetti. Hepimizi acılar içinde bırakarak gitti bu dünyadan. Ailesine ve yakınlarına sabır dilerken, onun hakkında yazdığım bir yazıyı tekrarlamak geliyor içimden. Çünkü onu dili geçmiş zaman kipiyle anlatmak istemiyorum.
Mehmed Uzun Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ilgiyle izlenen, okunan çok dilli, çok kültürlü bir yazar ve eleştirmen. Kürtçenin yanında, Türkçe ve İsveççe olarak da yazdığı roman ve düşünce yazıları Almanca, Fransızca, Norveççe, Farsça, Yunanca ve Arapça da dahil olmak üzere yirmiye yakın dilde yayımlanıyor. Uzun, yıllardır İsveç’te yaşıyor. İnsan “yerli” olmayı, köklerinden kopmamayı daha çok yurt dışında iken öğrenir ya, Uzun’un da aklının ucundan geçmiyor Batıyı taklit etmek. Tam tersine soğuk kuzey akşamlarında yazı masasına oturup toprağının sesini dinliyor. Onun satırları bizi köklerimize geri götürüyor. Mehmet Uzun’un roman dünyasını çok önemsiyorum çünkü bu dünya bize geçmişimizi anlatıyor. Bizi unutulmuş kültürlerin tarihsel labirentlerinde gezdirirken, nasıl bir kültür zenginliği ve çeşitliliği üzerinde yaşadığımızı bir kez daha hatırlatıyor hepimize. Türkiye’de birçok okur Mehmed Uzun’la Türkçe’ye çevrilen romanları aracılığıyla tanıştı. “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık”, “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde”, “Dicle’nin Yakarışı”, “Dicle’nin Sürgünleri” ve son olarak da “Yaşlı Rind’in Ölümü” aktarıldı Türkçeye. Uzun’un romanları arasında “Dicle’nin Yakarışı” ve “Dicle’nin Sürgünleri” daha özel bir yere sahip benim için. Özgün bir dil ve üslupla yazılmış bu ikileme çok dilli, çok kültürlü bir coğrafya olan Mezopotamya’ya, oranın ihmal edilmiş kültürel zenginliğine dair bir anlatı her şeyden önce. Aynı zamanda da dokunaklı bir aşk öyküsü… En temel insani duyguları anlattığı için de bir o kadar evrensel. Bu iki kitapta yazarın başarısı, gelenek ve modernlik arasında özgün bir bağ kuruyor, bir süreklilik tesis ediyor olmasından kaynaklanıyor. Uzun’un doğup büyüdüğü coğrafyada sözlü geleneğin en önemli taşıyıcılarından biri dengbejler, yani anlatıcılar. İşte, Uzun’un Dicle ikilemesindeki anlatıcısı da bir dengbej. Dengbejler geçmişte anlatılarıyla bir tarih bilinci yaratıyorlardı yazılı geleneği olmayan halkta. Romanın kahramanı olan dengbej Biro da aynı rolü üstleniyor. Uzun, kadim anlatıcıların hikâye üslubundan, yüzyıllardır anlatılan hikâye ve efsanelerden yola çıkıyor ve roman diline yepyeni bir boyut katıyor. Uzun anadilinde yazıyor, aşkı da, hasreti de anadilinde anlatıyor. Yeni bir roman geleneğine öncülük ederken aynı zamanda anadiline hayat veriyor. Çünkü, kendi dilinin imkânlarıyla yazarken aynı zamanda bu dilin imkânlarını genişletiyor ve yazılı edebiyatın dilini inşa ediyor. Uzun’un, anadilini canlandırma çabaları sadece edebiyatın alanıyla sınırlı değil. Denemeler ve düşünce yazıları kaleme alıyor, başvuru kaynakları hazırlıyor. “Nar Çiçekleri”, “Bir Dil Yaratmak” başlıklı deneme kitaplarında bir yandan Kürt dili ve edebiyatının tarihini ve bugününü tartışırken diğer yandan da çokkültürlülük üzerine düşünüyor. Mezopotamya’nın şairi Uzun, bir yandan doğup büyüdüğü coğrafyada kültürel sürekliliği sağlarken diğer yandan kültürlerarası diyaloğa katkıda bulunuyor. Mehmet Uzun sayesinde hem dünya hem de Türkiye, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın zengin kültürel birikimi ile tanışıyor. Yaşamında ve yapıtlarında her zaman ölümün karanlığını aşkın aydınlığıyla alt etmeyi bilmiş olan Mehmet Uzun’a selam olsun.
