Stockholm’de ölen ressam Rauf Alazan’ın külleri, vasiyeti gereğince Marmara Denizi’ne serpilmiş. Dostları kayıkhaneden bir kayık kiralayıp Boğaz’a açılmış ve ressamın son dileğini yerine getirmişler. Ne garip! Rauf yaşarken bir uçağa atlayıp 3-4 saatte İstanbul’a gelebilir, hatta hayatını Boğaz’ı seyrederek geçirebilirdi. Ama gelemedi; bunun yerine küllerinin Boğaz’a serpilmesini vasiyet etti. Onu Stockholm’ün tenha sokaklarında sessiz sedasız dolaşırken hatırlıyorum. İçine kapanık, ürkek, güvensiz bir yabancı kimliğiyle. Oysa esaslı bir ressamdı ve Türkiye’de tanınıyordu. Burada yaşasa açacağı sergilerle, sanat çalışmalarıyla dolu dolu ve güvenli bir hayat sürerdi. Nedense yapamadı. Bunun yerine ait olmadığı bir toplumun kıyısına iliştirilmiş bir kır çiçeği gibi yaşamayı tercih etti. 1973 yılında ilk uzunçalarımın kapağını yapmıştı Rauf. Güçlü adaleli bir kolun yapıştığı bir saz resmi. O tabloyu çok severdim. Bazen Stockholm’deki dağınık bekâr evine giderdim. Konukseverlik göstermek için çırpınır, bulaşıkların arasından çekip yıkadığı bir kapta yumurta kaynatıp ikram etmeye çalışırdı. İçine kapanıklık mı insanı yurtdışında anonim bir kimliğe sürüklüyor yoksa oradaki yaşam mı insanı içe dönük yapıyor bilemiyorum. Kendi ülkesinde yaşanan büyük hayal kırıklıkları da neden olabilir buna. İstanbul’u deli gibi özleyen, her gece düşlerinde Türkiye’ye gelen ama bütün bunlara rağmen bir türlü dönemeyen arkadaşlarım var. Herbiri dünyanın bir köşesine takılıp kalmış. Reklamlar, radyolar, televizyonlar, gazeteler size hitap etmez oralarda; sizin dilinizde seslenmez. Kendinizi şoförün yanında oturan adam gibi hissederek anonim bir yabancı kimliğinin güvenlik kozası içine hapsolur ve günleri tespih tanesi gibi birbirine ekler gidersiniz. Taa ki bir gün külleriniz Boğaz’a serpilene kadar. Rauf’u sevgiyle uğurlarken, dışarıdakilerin de bir an önce buraya dönmelerini diliyorum içimden. Çünkü iyi ya da kötü; bu toprak bizim. Biz buraya aitiz. Dirimiz de ölümüz de!
