Eskiden yabancı filmler, piyasaya çıktığı hafta Türkiye’de gösterilmezdi, Londra’dan, Paris’ten aylarca sonra bizim sinemalara gelirdi. Ben de çok gezen bir insan olduğum için filmlerin çoğunu görür, ilginç olanları da gazetedeki köşemde anlatırdım ama hiçbir yankı yapmazdı bu yazılar. Film ne kadar ilginç olursa olsun, ne kadar önemli bir konuyu işlerse işlesin okurlar ilgilenmezdi, çünkü sinemacı deyimiyle “vizyona girmemiş” filmlerden söz ediyordum. Aradan bir süre geçip de o filmler Türkiye’de gösterilmeye başlandığında ise herkes konuşmaya başlar, gazetelerde yazıların ardı arkası kesilmezdi. O günlerden beri; “gelecek program”ı anlatmanın bir işe yaramadığını, bu ülkede gündem oluşturan, kamuoyu önderi unvanı yakıştırılan kişilerin sadece gündelik düşünebildiğini, gelecek projeksiyonu yapamadığını, bir olayı yaşamadan pek bir şey sezemediğini, anlayamadığını bilirim. Sosyal ve politik olaylar için de geçerlidir bu gözlemim. Siz istediğiniz kadar kutuplaşma tehlikesinden, şiddet sarmalından, kadına karşı işlenen suçlardaki artıştan, Kürt politikasındaki yanlışlıklardan, AKP’nin gizli ajandasından, ülkenin bölünmekte olduğundan söz edin, sağır duvarlara hiçbir şey anlatamazsınız. Ancak başlar o duvarlara çarpacaktır ki gerçekler görülebilsin. Bu yüzden bugün (uzakta da olsam) gazetelerimizdeki yakınmaları okuyunca “Dünün feryatları bunlar!” diye düşünüyorum. Türklerle Kürtler duygusal olarak ayrışmış, hükümet Sünni-Türk ekseninde gaza basmış, tek adam yönetimine geçiliyormuş, rejim öğrenciye, muhalife karşı acımasızmış, yargı tamamen yürütmenin eline geçmiş, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılmak isteniyormuş, dikta rejiminin ayak sesleri duyuluyormuş, Türkiye bir şiddet toplumuna dönüşmüş vs. Bunları okuyunca benim de ister istemez, o güzel şarkıdaki gibi “Daha önceleri neredeydiniz?” diye sorasım geliyor. Gerçekleri anlamak için ille de bugünleri yaşamanız mı gerekiyordu? Aklınız, tahlil gücünüz, tarih bilginiz, muhakeme yeteneğiniz yok mu sizin? Perşembenin gelişi çarşambadan belli değil miydi? “Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak!” deyimini hiç duymamış mıydınız? Darbeden kaçacağız diye kendinizi bu kadar büyük bir hevesle siyasal İslam’ın kucağına atmanız şart mıydı? Her şeye bu kadar geç uyandığınıza göre nasıl “kamuoyu öncüsü” oldunuz siz? Yoksa “kamuoyu öcüsü” mü demeliyim?
Aslında ben bu adamlara (ya da kadınlara) hiç üzülmüyorum. Ayrıca itiraf etmeliyim ki asker gelince militarist kesilen, ‘sayın muhbir vatandaş’a dönüşen, Erbakan’la Erbakancı, Yılmaz’la Yılmazcı, Çiller’le Çillerci, Ecevit’le Ecevitçi, Erdoğan’la Erdoğancı olan, güce tapan, kim baştaysa ona yaltaklanan, her türlü riyayı ve pisliği içine sindiren, medya manipülasyonlarına son derece açık “çoğunluk” için de fazla bir şey hissetmiyorum. Nasıl istiyorsa öyle yaşasın. Bana dokunan şey; Türkiye’de sayıları hiç de az olmayan; duyarlı, aklı başında, namuslu; bu toplumsal ve siyasal gidişten kaygı duyan harika insanların katlanmak zorunda kaldıkları hayat. Her gün mesajlarını hayranlıkla okuduğum o kadar gelişmiş insan var ve öyle acılar çekiyorlar ki onlar için kaygılanmadan, üzülmeden edemiyorum. Yazıları, analizleri, kültürleri, iyi niyetleri, duyarlılıkları; ortalıkta adı dolaşan kişilerin çok üstünde. Cehalet bilgiyi, kötülük iyiliği, zulüm merhameti, karanlık aydınlığı, barbarlık uygarlığı boğarken, ister istemez yaralanıyorlar. En çok acıyı, bu ülkenin beyni ve yüreği gelişmiş insanları çekiyor. Çünkü körleşmenin, toplumu; “o parti bu parti, o kutup bu kutup” boyutunu aşıp bir cinnete doğru sürüklendiğini görüyorlar. Bu yüzden dertleşmeye, dayanışmaya, güzel günlere ve insanın tükenmeyeceğine inanmaya devam. El ele tutuşup ayakta kalacağız!
