Nemli sıcaktan ortalığın sırılsıklam olduğu bir Güney Asya başkentinde, sokaklarda hiç tanımadığımız yiyecekler satan, motosikletlerle gezen mahşeri kalabalık arasında Türkiye’yi düşünmek ne tuhaf. Hayatımızın merkezine koyduğumuz, uğruna kavga etiğimiz, öldüğümüz öldürüldüğümüz Türkiye’nin adını bilen yok buralarda. Onlar da kendi ülkelerini dünyanın merkezi sanıyorlar (aynen bizler gibi); her sabah, her akşam kendi siyasetçilerinin kavgalarını izliyorlar (aynen bizler gibi); Hun Gu mu, Gun Mu mu diye birbirlerini yiyorlar (aynen bizler gibi)… Ama biz uzaktan da olsa memleket haberlerine, kısa bir süre göz atmadan yapamıyoruz elbette ve ne yazık ki kavganın, öfkenin, nefretin giderek yükseldiğini görüyoruz. Hiçbir ülke bu kadar gerilimi, bu kadar yükü taşıyamaz, ister istemez bir yerden kopar. Kavganın ateşinden bunu görmüyorlar ama hayat kendini düzeltir.

ODTÜ olaylarını okudum ve aklıma o meşhur stadyum geldi. Kaç konser verdim orada, ne kadar güzel akşam yaşadık. ODTÜ’nün 50. Kuruluş Yıldönümü onuruna verdiğimiz konserde, sahnede prova yaparken karşımdaki tribüne kakılmış koskocaman DEVRİM yazısı dikkatimi çekmişti. Bu yazıyı 1970’li yılların ODTÜ’lü öğrencileri laboratuvarda özel bir boya hazırlayarak betona yedirmişler. Öyle bir alaşımla kazınmış ki yazı, ne yaparsanız yapın sökülemiyor.12 Eylül cuntası yazının üstünü boyayla kapatmayı denemiş; onca çabaya rağmen sürülen boyanın altından yine görünmüş DEVRİM yazısı. Sonra da üstteki boya silinip gitmiş DEVRİM yerinde kalmış.

Düşünün, 70’lerden beri kaç askeri darbe, kaç yönetim geldi geçti. İçlerinde ODTÜ’yle uğraşmamış olan yok gibidir. Bu üniversite ister sivil, ister asker her dönemde baskıya uğradı. Ama aynen o DEVRİM yazısı gibi kimse devrimciliği söküp atamadı bu kurumdan. Eskiden muktedirler; ODTÜ öğrencilere “komünist,” “anarşist,” “şehir eşkıyası,” “terorist“ derlerdi; şimdi yine aynı şekilde saldırıyorlar ama “ulusalcı“ diyorlar. Tek diyemedikleri şey “üniversite öğrencisi.” Daha öncekiler gibi bu hükümet de gidecek. (Başka türlüsü mümkün mü?) Ama o cuntaların sökemediği DEVRİM yazısı gibi ODTÜ’nün özgürlükçü isyan ruhu orada sonsuza kadar yaşayacak.

ŞERAFETTİN ELÇİ Diyojen’in güpegündüz fenerle insan aradığı gibi ben de “makul insan“ arayışına girmiş durumdayım. Hangi görüşten, hangi ideolojiden, hangi meslekten, hangi etnik gruptan, hangi partiden olursa olsun razıyım; ama “makul insan“ olsun. Çünkü sayıları çok az. İşte bu “makul insan“lardan birisi daha gitti. Mezopatamya’nın derin kültürünün yetiştirdiği, Kürt haklarının ve barışın savunucusu, makul aydın, kelimenin tam anlamıyla efendi insan Şerafettin Elçi bizi hırgür içinde bırakıp sakin uykusuna çekildi. Umarım bu ülke bir gün onun özlediği barışa ve huzura kavuşur. Nur içinde yatsın.

TAHLİYE Biraz önce haberlere tekrar göz attığımda Soner Yalçın’ın tahliye edildiğini sevinçle okudum. Dileğim cezaevindeki bütün gazetecilerin, aydınların, yazı adamlarının, bilim insanlarının, rektörlerin, siyasetçilerin, masum TSK mensuplarının bir an önce özgürlüklerine kavuşması. Kanlı cinayetlere, infazlara, faili meçhul denilen öldürmelere, vicdansız eylemlere karışanların ise ömürleri boyunca orada kalmaları.