Avrupa'nın önemli bir politikacısıyla İstanbul'da akşam yemeğinde buluştuk. Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin Parlamento Grup Başkanı Hans Ulrich Klose, bir dizi siyasi temas için Türkiye'ye gelmişti. Friedrich Ebert Vakfı aracılığıyla, Türkiye'de siyaset dışındaki kültür adamlarıyla da görüşmek istediğini bildirerek beni bir akşam yemeğine davet etti. O gece, Avrupa sosyal demokrasisinden Türkiye'ye, Güneydoğu sorunundan soldaki bölünmüşlüğe kadar her şeyi konuştuk. Klose iyi yetişmiş, kültürlü bir politikacı olarak Türkiye ve dünya hakkında inanılmayacak kadar çok şey biliyordu. Türk liderlerinin değerlendirilmesinden, PKK sorununa kadar konuştuğumuz her konuda derinlemesine görüş geliştirebilen bir kişiydi. Türkiye'nin konumunu çok önemli görüyordu. Avrupa'yla, Ortadoğu'yla ve Asya'yla yakın ilişkileri olan böylesine güçlü bir devletin elindeki potansiyelin inanılmayacak kadar zengin ve önemli olduğu kanısındaydı. "Türkiye'nin öneminin farkında herkes" diyordu. "Amerikalılar da biliyor bunu, Japonlar da, Araplar da. Birçok dünya politikacısıyla konuştum bunu." Klose'nin sözlerinden çıkardığım yoruma göre bu durumu bir tek Türkler bilmiyordu. Ankara hükümetlerinin, böyle bir çapı kavrayamadığını düşünüyor olmalıydı. Günü kurtarma kavgasındaki Türk liderlerinin böyle uluslararası stratejilerle ilgilenecek vakti ve niyeti yoktu.

XXX

Klose'nin üzerinde durduğu bir başka konu, Türkiye'deki aydın-politikacı ilişkilerindeki kopukluktu. Çeşitli alanlarda yetişmiş Türk aydınlarının politikadan uzak durması kınanacak bir davranıştı ona göre. Benim neden politikada görev almadığımı sordu. Kendimce bulabildiğim nedenleri anlattım. "Eskiden Almanya'da da durum böyleydi" diye yanıtladı beni. "Alman aydınları da sizin gibi düşünüyorlardı. Aydınlarla politika arasındaki tarihi köprüyü kuran kişi Willy Brandt oldu. Belki de tarihte en çok bununla anılacak." Türkiye'de de böyle çabalar olduğunu ve özellikle Deniz Baykal'ın, aynen Willy Brandt gibi siyaset dışındaki aydın kadrolarla bütünleşme niyetinde olduğunu söyledim.

XXX

Klose Türkiye'nin iç meselelerine karışmak istemeyen dikkatli bir üslupla, dünya tarihinde hiçbir ordunun dağda çarpışan adama karşı zafer kazanamadığını vurguluyordu. Böyle olayların çözümü askeri değil, siyasiydi. Türkiye'nin Felipe Gonzales tarzında bir lidere ihtiyaç duyduğu kanısındaydı. Belki de Deniz Baykal'dı bu. Kişisel sempatilerini bir yana bırakarak, Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanlığı ve Deniz Baykal'ın başbakanlığı formülünün ilginç ve çağdaş sonuçlar ortaya çıkarabileceğini düşünüyordu. Ama bütün bunlar, bir akşam yemeğinin dostça atmosferinde yeralan sohbetlerdi. Bir politik demeç olarak algılanmaması gerektiği kanısındayım.