2001 yılının Eylül ayı da
geçip gitti.
Hem de bir daha geri
gelmemecesine.

Gelecek Eylül, bu Eylül olma-
yacaktır. Başka bir şeydir o ve
eminim ki biz onu da ıskalayaca-
ğız.

Acaba dünya yüzündeki 6 mil-
yar insanın kaçı, sadece bir kez ya-
şayabileceği 2001 yılı Eylül ayının
tadına varabildi.

Kim başını gökyüzüne kaldırıp
da yaz sonbahara dönüşürken de-
ğişen ışıkları seyretti?

Kim karıncalara baktı?

Kaç kişi göçen leylekleri fark
etti, kim onlarla birlikte denizaşırı
sıcak mekanları düşledi?

★★★

Öyle bir yaşama hır gürüne
kaptırmışız ki kendimizi,
elimizden kayıp giden günlerin
farkına varmıyoruz.

Tespih tanesi gibi arka arkaya
diziliyor günler. Birbirinin tıpatıp
aynı.

Sabah kahvaltı, sonra iş, der-
ken biraz kavga, biraz sevinç, biraz
telaş, bolca fesatlık, bir başkasının
kuyusunu kazma oyunları ve ak-
şam.

Televizyon karşısında geçirilen
uykulu saatlerde kimin kiminle fin-
girdeştirdiğini izlemek ve sonra
cuppa yatak!

Ne için?

Ertesi gün yine aynı şeyleri tek-
rarlamak için.

Bu arada iç organlarınız yıpra-
nıyor, gövdeniz pörsüyor, bakışla-
rınız bile eskiyor ve her gün biraz
daha finale yaklaşıyorsunuz.

Ama size verilmiş olan bu ya-
şamın ne demek olduğunun farkı-
na varmadan, güneşe, çiçeğe, ota,
böceğe, denize aldırmadan hoy-
ratça savuruyorsunuz bu değerli
yılları.

Delfi tapınağında "Kendini
tanı!" yazıyor.

İnsanoğlu kendini tanıyabilse,
evren içindeki boyutunu ve sınırlı
süresini kavrayabilse birçok sorun
çözülecek ama hırs buna imkan
vermiyor işte.

"Benim iktidarım, benim
param, benim başarım, ben,
ben, ben..."

Dünyada beş bin yıl önce de
böyle düşünen insanlar yaşıyordu,
on bin yıl önce de.

Mezarlıklar önemli insanlarla
dolu!

Evren ölçeğinde bir kelebek
ömrü kadar bile olmayan insan
yaşamını, böyle gerginliklerle zi-
yan etmeye değer mi?

Bir parça alçakgönüllülük,
gündelik hırslardan birazcık arın-
ma dünyayı cennete çevirmeye
yeter: Hem size, hem başkalarına.

Nefes alıp vermek, doğayı sey-
retmek, dalgaların sesini duyabil-
mek, bir çiçeği koklayabilmek baş-
lıbaşına bir mutluluktur aslında.

Ama ne yazık ki biz bunları
unuttuk.

Mutluluğumuzu başkalarının
felaketi ya da yenilmesi üzerine
kurma çarpıklığını yaşıyoruz.

Ve ne kadar yükselirsek o ka-
dar artıyor mutsuzluğumuz.

Unutmayalım: Biz gideceğiz,
dünya kalacak!

Kızılderili bilgelerin söylediği
gibi: "Dünya insanoğluna ait
değil, insanoğlu dünyaya ait-
tir!"