Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli
Bugün size politikadan söz etmeyeceğim.
Yeni bir hükümet oluştuğu sırada, neden siyasi yazı yazmadığımı sormayın bana.
Eğer 24 Aralık’tan önce Refah’a karşı oy isteyen, Refah’ı ancak kendilerinin durduracağını vurgulayarak milyonlarca laik oy toplayan ve hiçbir şekilde ortaklığa gitmeyeceğini, hatta müzakere masasına oturmayacağını söyleyen Mesut Yılmaz, Refah’la işbirliği yaparak başbakan oluyorsa, bu konu artık siyaset olmaktan çıkar, bir ahlak, şeref ve namus sorunu haline gelir.
Bu yüzden bilineni tekrarlamak yerine size Paris’te Deniz Baykal, Orhan Güvenen ve diğer arkadaşlarımızla geçirdiğimiz olağanüstü bir hafta sonundan çizgiler aktaracağım.
***
Avrupa’daki eski Ruslar için “Hep çay içip devrim konuştular” denir.
Türkler de böyledir.
Yurtdışına çıktıkları zaman, içinde bulundukları mekanla değil, akıllarından bir türlü çıkmayan Türkiye’nin politik ve insani dedikodularıyla ilgilenirler.
Bizim, Deniz Baykal’la geçirdiğimiz hafta sonu böyle olmadı.
Neredeyse hiç politika konuşmadık.
Bunun yerine, Çin sarayı biçiminde yapılmış Pagot Sineması’nda Woody Allen’in yeni filmine gittik. Muhteşem bir komedi izledik.
Le President adlı büyük bir Çin lokantasında yemek yedik. Mitterrand’ın hep gittiği bu lokantada söz dönüp dolaşıp 12 Mart hapishane anılarına geldi ve artık traji komik hale gelmiş bu anılara epey güldük.
Ertesi akşam La Coupol Lokantası’nda, buzlar üzerinde getirilen deniz mahsullerinin tadına baktık.
Son gün de Rodin ve Picasso müzelerini gezdik.
Kültür, espri, incelik dolu enfes günlerdi.
***
Büyük heykelci Rodin’in bir dahi olduğunu herkes biliyor. Gerçekten de eserlerini toplu olarak gördüğünüz zaman, içinize eşsiz bir şiir tadı yayılıyor.
Heykellerin karşısında büyülenip kalıyorsunuz.
Her büyük sanatçı gibi Rodin de her insanda değişik düşünceler uyandırıyor.
Onun ünlü Düşünen Adam heykeli gibi oluyorsunuz.
Biz de istemeden küçük bir deney yapmış olduk ve herkesin Rodin’den ayrı bir şey algıladığını gözlemledik.
Sanki büyük sanatçı prizmasının değişik yüzlerini görmüştük.
Deniz Baykal “Buse” heykelindeki mermerin kadın ve erkeğe göre ayrı ayrı oluştuğunu, mermerin sanki ayrı bir materyalmiş gibi kadın tenini ve erkek tenini yansıttığına dikkat etmişti.
Ayrıca Rodin’in yaptığı Balzac heykellerini göstererek “birbirine hayranlık duyabilen, kıskanmayan sanatçıların erdeminden” söz ediyordu.
Murat Dural “Michelangelo’da ne kadar kas varsa Rodin’de de o kadar ten duygusu var” diyordu.
Didem, “İlk dönemde insanların yüzleri ve gözleri belirgin iken, giderek yüz çizgileri ve göz gibi ayrıntılar kaybolmuş” gözlemini aktarıyordu.
Büyükelçi Orhan Güvenen, Fransız kültürüyle Rodin ilişkisini açıklıyordu.
Benim dikkatimi çeken bir ayrıntı da Rodin’in hekelini yaptığı dişilerin hep “çocuk – kadın” oluşlarıydı. Demek ki iri yarı, kaba saba görünümlü Rodin’i ufak tefek çocuk kadınlar çekiyordu.
Böylece hepimiz aynı şeyi gördüğümüzü sandık ama kendi Rodin’imizi gördük.
Tıpkı Türkiye siyaseti gibi değil mi?
