Size daha önce “Avrupa Film Ödüllerimden söz etmiştim. Jüri üyesi sıfatıyla oturup kırk Avrupa filmini seyrettim. Ve açık söyleyeyim; Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” filmi en iyilerden birisi gibi geldi.Bu yüzden Fatih Akın’ı en iyi yönetmen, Birol Ünel ve Sibel Kekilli yi en iyi oyunculuk ödüllerine aday gösterdim.Şimdi sevinçle öğreniyorum ki benim gibi düşünen jüri üyeleri az değil.Bu yüzden filmin, aralık ayında Barcelona’da yapılacak Avrupa Film Ödülleri’nde büyük ödülü alması ya da oyuncuların ödüle layık görülmesi azımsanmayacak bir olasılık. Bu da büyük başarı demek. Sibel Kekilli’nin çektiği onca sıkıntıdan sonra Avrupa’nın en iyi kadın oyuncusu seçilmesini düşünsenize.
Avrupa son yıllarda kendisini bir “çok kültürlülük” tartışmasının içinde buldu.Özellikle Almanya, “multi-kulti” adını taktığı bu kavramı enine boyuna inceledi.Önceleri çok destek buldu bu düşünce. Herkesin kendi kültürü, dili ve dini içinde yaşaması ve bu özelliklere saygı gösterilmesi kulaklara çok hoş geldi.Ama sonra, bu “saygı”nın azınlık gruplarını kendi gettoları içine hapsetmek anlamına geldiğini kavradılar.Birleştirici kavramlardan, ortak dil ve kültürden uzak yaşayan göçmenler, toplumun ve şehrin dışında fiziksel ve düşünsel gettolara kapatıldılar.Onların çocukları da giderek marjinalleşti, suça, nihilizme ve boşluğa itildi.Almanya’daki Türkler ve Fransa’daki Kuzey Afrikalılar aynı boşluğun içinde çırpınıyor.”Duvara Karşı” bu nihilizmin filmi.İki cami arasında bînamaz kalmışların, ne Musa’ya ne İsa’ya yar olmuşların, kayıp kuşakların hikâyesi.Bir anlamda Avrupa’nın en yakıcı sorununun deşilmesi.Bu yüzden alışılmış melodramların ve yönetmenden başka kimseyi ilgilendirmeyen tuhaf konuların arasında dikkat çekiyor.Almanya’da yetişmiş ama nihilizm bataklığından kendisini kurtarmayı başarmış Türk kökenli genç sanatçıların bu balansı beni çok keyiflendiriyor doğrusu.Eğer New York’un yerine Hamburg’u, İtalya’nın yerine de Türkiye’yi koyarsanız, bir çeşit Martin Scorsese-Robert de Niro hikâyesi.
