Geçen yıl Claudia Roth ile Türkiye’nin AB üyeliğini konuşuyorduk. O her zamanki gibi iyimserdi, hatta müzakere tarihi alacağımızdan hiç kuşkusu yok gibiydi .Ben ise okurlarımın yakından bildiği kuşkularımı dile getiriyor ve karar anı yaklaştıkça bu işin zorlaşacağını söylüyordum. Roth, konuyu Almanya Dışişleri Bakanı Fischer ile defalarca görüştüğünü ve Alman hükümetinde hiçbir tereddüt olmadığını söylüyordu. Ben, Almanya desteklese bile Fransa engelinin nasıl aşılacağını anlayamadığımı belirtiyordum. Neyse; olan oldu ve bugünlere geldik. Cumhurbaşkanı Chirac’ın olumlu sözlerine rağmen Fransa’daki Türkiye tartışması olanca hızıyla sürüyor. Ama bir yanlış anlamaya yer vermemek için hemen ekleyeyim ki Fransa sadece Türkiye’yi tartışmıyor; Türkiye’nin üyeliği üzerinden AB’yi ve AB içindeki Fransa’nın geleceğini tartışıyor. Bildiğiniz gibi Fransa, kuruluşundan beri AB’nin egemen ülkesiydi. Önemli pozisyonlara istediği kişileri seçtiriyor ve istediği kararları çıkartıyordu. Birliğe 15 ülke daha katılınca Fransa bu gücünü kaybetti. Artık ne sayıca etkili olabiliyor ne de nüfuz bakımından. Bu nokta Fransızların başını ağrıtır ve kara karar düşündürürken bir de Türkiye meselesi ile karşı karşıya kaldılar. Türkiye gibi nüfusu büyük bir ülkenin birliğe katılımı Fransa’nın etkinliğini daha da azaltacak bir faktör. Uzun lafın kısası; Avrupa Birliği büyüdükçe Fransa küçülüyor. Bu da Fransa’nın etkin çevrelerinin, AB’nin genişlemesi planlarını tekrar gözden geçirmeleri sonucunu doğuruyor. Biz de tartışmalarım tam göbeğindeyiz. Fransa’da, AB anayasasına hayır deme ihtimali güçlenirken Türkiye’nin başı ağrıyor ve dokunmak üzere olduğu hedefin, ellerinin arasından kayıp gitmesi korkusunu yaşıyor. Bir de şunu söyleyeyim; Türkiye’nin Airbus alımlarına fazla bel bağlamaması gerekiyor. Çünkü uçak alımları önemlidir ama bu kadar büyük bir politikayı etkilemesi zor.
