Biliyoruz ki Türkiye’de kitap az okunuyor. Çok sayıda kitap basılıyor, kitapçılar yeni ürünlerden geçilmiyor ama her kitabı yüz binin üstünde satılan ancak beş altı yazar var. Çoğu kitap, adı bile duyulmadan kaybolup gidiyor. Herhalde bundaki en büyük etken, genç kuşağın kitap okumaya meraklı olmaması. İmza günlerinden, kitap fuarlarından edindiğim izlenim, kitapların orta yaşa kuşağı, özellikle de kadınlar tarafından okunduğu. Sanırım gençliklerinde edindikleri okuma alışkanlığı bir biçimde sürüp gittiği için hâlâ kitap alıyorlar. Gençler ise okumaya vakit bulamıyor. Çünkü onları oyalayacak çok ürün var ortalıkta. Televizyon, DVD, video oyunları, “play station”lar, internet, Ipod, MP3, telefon, SMS, e-mail falan derken öyle bir elektronik iletişim dünyasının içine gömülmüş durumdalar ki, ellerine bir kitap alıp günlerce onu okumaya zamanları kalmıyor. Bu alışkanlığı hiç edinmediler ve bundan sonra da edinecekleri yok.

Bizim kuşak çok okurdu çünkü dünyayla iletişimimiz sadece bu kitaplar yoluyla olurdu. Fransız, Rus, Amerikan edebiyatı, şiirler, tiyatro oyunları, polis romanları, modern, klasik yapıtlar elimizden düşmezdi. İşin ilginç tarafı şuydu ki, biz bir görev duygusuyla ya da kültür edinmek için okumuyorduk bu kitapları. Gece gündüz kitap okumamızın bir tek nedeni vardı: Zevk almak. O zamanlar Türkiye’nin dünyayla pek ilişkisi yoktu, yabancı ülkeler bilinmezdi, kapalı bir ülkede yaşardık ve başka iklimleri, başka insanları çılgınca merak ederdik. O dönemde bizi farklı dünyalara götürebilecek bir tek masal kayığı vardı. O da kitaptı. Hemingway’le Afrika’da aslan avına gider, Jack London’la kutuplara uzanır, Andre Gide’le Vatikan’ın mahzenlerine inerdik. Şövalye romanları kahramanlık duygularımızı yüceltirdi, Gogol’le Don Kazakları’nın sert dünyasına karışır, Dostoyevski’yle birlikte St. Petersburg’un büyülü köprülerinde dolaşırdık. Bu zevki bilmeyenlere anlatmak mümkün değil. Bizim kuşağı bu romanlar biçimlendirdi. Aynı şehirlerde, aynı mahallelerde oturmasak bile aynı kitapları okuduk. Bütün bunlar aramızda bir çeşit gizli kod oluşturmuştu. Referanslarımız aynıydı. Ne yazık ki son yıllarda siyaset, aynı çeşmeden su içmiş bu insanları ayırdı ve birbirine düşman etti. Oysa bir zamanlar hepimiz aynı edebiyat cumhuriyetinin yurttaşlarıydık. Milena’ya yazılan mektupları okuyan gençlerin bir bölümü, bugünün iktidar sahiplerine mektup yazar oldu. Yaşlanmak, hayata yenilmek, isyan duygusunu yitirmek, sıradanlaşmak böyle bir şey mi acaba? Medar-ı Maişet Motoru mu bütün bunların sebebi?