Alman yazarı Hans Fallada’nın ilginç bir sözü vardır: “Marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.” Yazarın yaşadığı acı deneyimlerden kaynaklanan bir görüştür bu ve bence içinde doğruluk payı da vardır ama bir şartla… Küçük bir ‘bazı’ kelimesini ekleyerek. Çünkü 20. yüzyıl sayıları az olsa da Antonio Gramsci gibi büyük Marksist entelektüeller de yetiştirmiştir. Yalnız Marksizm değil herhangi bir ideoloji, yazarın düşüncesini kalıplar içine oturtmaya, eserini biçimlendirmeye başlarsa orada özgünlük ve bağımsızlıktan söz etmek zorlaşır. Yazar, kişisel olarak kendini bir davaya, bir ideolojiye, yurt savunmasına, monarşiye ya da cumhuriyete adayabilir ama bu bağımlı durum onun eserini etkilemeye başladığı zaman büyük bir zayıflık ortaya çıkar. 20. yüzyılın o belalı çalkantıları, savaşları ve ihtilalleri, entelektüelleri sürekli olarak zorlu sınavlardan geçmek zorunda bıraktı. Kimi güce boyun eğdi, yaratısını diktatörlerin emrine verdi, kimi ise teslim olmadı ve hayatını hapishanede, sürgünde, toplama kamplarında, akıl hastanelerinde ya da ölüm mangalarının karşısında noktaladı. Yaratıcı insanların sol düşünce çevresinde buluşmalarını anlamak pek zor değil. Çünkü başlangıçta sol; kültür, eşitlik, dayanışma gibi pek çok özelliği kucaklayan ideal bir insanlık ideolojisi olarak bütün dünyada heyecanla karşılandı. Bir entelektüelin bu heyecandan payını almaması ender rastlanan bir durumdu. Asıl zor olan ise faşizme gönül veren entelektüelleri anlamak. Mesela Knut Hamsun gibi büyük bir romancı, nasıl oldu da ülkesi Norveç’i işgal eden Nazilere sempati besleyebildi. İtalyan şair d’Annunzio nasıl hiç sıkılmadan insan kasabı Mussolini’yi öven şiirler yazabildi? Ya Ezra Pound? O harika yazar, Louis-Ferdinand Cèline? Anlamak kolay değil çünkü faşizm daha başlangıçta insanları birbirine kırdıran, millet üstünlüğü fikrine dayalı bir ideolojiydi. Onda, bir entelektüelin rüyalarını süsleyecek hiçbir insani motif yoktu. Madem Knut Hamsun’dan söz ettim; sözü biraz uzatmak pahasına savaştan sonra Norveç halkının ona gösterdiği ibret alınası tepkiyi de belirtmeden geçmeyeyim. Norveç kurtulunca, halk kendilerine ihanet eden bu yazara hiçbir şey söylemedi. Ne bir protesto, ne bir yazı, ne saldırı… Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip Hamsun’un kitaplarını bıraktı, biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı. Derken insanlar ellerindeki Knut Hamsun kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar. Hamsun bütün bunları penceresinden izliyordu. Halk çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki vermeden sakince kitapları bırakıyordu. Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık. Ertesi gün aynı durum devam etti. Kitap yığını büyüdükçe, halkına ihanet etmiş olan yazar küçüldü ve ölümü böyle oldu.

Gelelim solu destekleyen entelektüellere. Sovyetler Birliği’nin kuruluşu, o dönemin dünya aydınları arasında sonsuz bir sevinç dalgası yarattı. Çünkü tarihte ilk kez ideallere yani insan kardeşliğine, eşitliğe, barışa, ekmeğe, sömürüsüz ve savaşsız bir dünya yaratmaya ilişkin özlemler hayata geçmişti. Kuzeyin soğuk ve mistik çarlığında mucize gibi bir devrim olmuş, yoksul mujiklerden oluşan kitleler bir modern proletarya oluşturma yolunda adımlar atmaya başlamışlardı. Bu arada şu saptamayı da yapmaya gerek var: Rusya’daki devrim Karl Marx ve Friedrich Engels’in öğretisine uygun değildi. Onlar gelişmiş Batı kapitalizminin son aşamasında krizlerin birbirini takip edeceğini -ki bugün öyle oluyor- ve insanlığın buna dayanmaya daha fazla tahammülü kalmayacağı için sistemin komünizme dönüşeceğini öngörüyorlardı. Bu devrimin öncüsü proletarya olacaktı. Oysa Rusya’da proletarya bile yoktu ki. Paradoksal bir biçimde bir köylü ülkesinde, bir işçi sınıfı devrimi olmuştu. Bunda en büyük pay, sürece (kendi deyimiyle) “volontarist” yöntemle müdahale edilmesini savunan Vladimir İlyiç Lenin’e aitti kuşkusuz. Bu yüzden Marx’ın hiç haberi olmadan, ölümünden yıllar sonra adına başka bir ad eklendi ve yeni ideolojinin adına Marksizm-Leninizm dendi. Üstelik de kendi düşüncelerine ters bir anlam yüklenilerek… Oysa Marx bir filozof, Lenin ise pragmatik bir politikacıydı. Yapıları, disiplinleri ve şartları taban tabana zıt olan felsefe-ekonomi ve politika alanlarından bir sentez yaratma fikri belki de en baştan itibaren yanlıştı. Kuruluştan hemen sonra aksaklıklar baş göstermeye başladı. İç savaş, yoksulluk, kışlık sarayı yağmalayan ve tahrip eden halkın taşkınlığı, idamlar, parti diktatörlüğü vs. bu yeni cennete bel bağlayanları kara kara düşünmeye sevk etti. Hatta daha ileri gidenler oldu. Mayakovski gibi büyük bir şair hayal kırıklığına dayanamayarak kendini öldürdü. İntihar notu olarak bıraktığı son şiirde “gemisinin gündelik hayata çarpıp parçalandığını” yazmıştı. Andre Gide gibi Sovyetler’in doğuşunu şiddetle alkışlamış olan Batılı aydınlar, o ülkeye gittiler ve gördükleri şeyler sonunda fikirlerini değiştirmiş olarak döndüler. Eleştiri kitapları yayınladılar. Yine de “Sosyalizmin denendiği tek ülkenin zarar görmemesi için” susanlar vardı. Ama Josef Stalin’in başa geçmesiyle birlikte, bu hayallerin hepsi söndü. Stalin kendisi gibi bir Gürcü olan gizli servis şefi Beria’yla birlikte ülkenin en değerli ve devrime inanmış kafalarını kopartan bir tirana dönüştü. Kültürün başına getirdiği Jdanov ise korkunç yöntemler kullanarak yazarları, “proletarya edebiyatı”nın gereği olarak, “O yıl Sovyet tavuklarının daha çok yumurtlayacağı” vs. gibi konularda şiir, hikâye, kitap yazmaya zorluyordu. Komünist Parti halkın üstünde yeni bir sınıf olarak belirmişti. Gücü ve parayı insafsızca elinde tutuyordu. Bu dönem, 19. yüzyılın o görkemli Rus edebiyatının idam fermanı sayılabilirdi ki öyle de oldu. Bu hayal kırıklığı sonucunda birçok sanatçı Sovyetler’e sırtını döndü ama bazıları için hâlâ bir umut olarak kalmaya devam etti. Stalin’in, İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Nazizm’ini yenmesi, Eric Hobsbawm gibi bilim adamları için her şeyi gölgede bırakan muhteşem bir zafer olarak alkışlandı.1989’da Berlin Duvarı ve daha sonra da Sovyet Dünyası, arkasında ideal insan toplumunun var olamayacağı, böyle bir düzenin insan karakterine uygun olmadığı, insanın ancak rekabet içinde gelişebileceği gibi yanlış tezler bırakarak yıkılıp gitti. Yerini kayıtsız şartsız bir kapitalist diktatörlüğe bıraktı. Oysa ortada yanlış bir niyet ya da teori yoktu, sadece yanlış bir uygulama vardı.

Yapıları gereği; kapitalizm entelektüelleri, entelektüeller ise kapitalizmi sevmez. Entelektüeller, hayatın anlamının, para kazanmaktan daha derin olduğunu düşünürler. Gönülleri ister istemez, emeğin en yüce değer olduğu ve kültürün yüceltildiği sosyalizme kayar. Bu yüzden post-komünizm dönemi, toplumsal sorunlarla ilgilenen, sorumluluk duyan, bağımlı entelektüel tipini ‘dinozor’ ilan ederek kendi aydınını yaratmaya girişti. Yeni dönemin kapitalizme yakın duran makbul entelektüelleri aynen bir banker gibi, kendi çıkarını her şeyin önüne koyan, kardeşlik-dayanışma-merhamet gibi kavramları çağdışı olarak niteleyen, düzenle barışık yepyeni bir tipoloji oluşturdu. Bence yanlış bir yoldaşlık bu, zorlama bir beraberlik. Çünkü gerçek entelektüelin benliğinde adalet, barış ve kardeşlik alevi yanar. Sömürü olan yerde ahlak ve namustan söz edilmemesi gerektiğini bilir. Biz görmeyeceğiz ama bence insanlık bundan sonraki devreyi de yaşayacak. Yani Marx’ın öngördüğü gibi insan bencilliğine, egosuna ve hırsına dayalı kapitalizmin çöküp, gerçek bir sosyalizmin geleceği günü. İlk işaretleri görülmüyor mu zaten?

Fallada’nın sözü; aklını ve kalemini bir partinin, iktidarın ve bürokrasinin emrine veren aydınları eleştiriyor. Haklı! Çünkü entelektüel, yapısı gereği muhaliftir. Her dönemi sorgular, düşünür, sürüleşmiş kitlelere katılmaz, tam tersine toplumu siyasi beyin yıkamalara karşı uyarmaya çalışır ve kaçınılmaz olarak er ya da geç bu tutumunun bedelini ödemek zorunda kalır. Bazen koca bir ülkeye karşı tek başınadır. Yağmur gibi yağan suçlamalar onu bir önyargılar bataklığında boğulmaya mahkûm eder. Ama o, başka türlü davranamaz; elinde değildir. Böyle yaşamaya mecburdur.

ACI KAYIPLAR

Rauf Denktaş ve Lefter Küçükandonyadis. Bir Türk, bir Rum. İkisi de bu toprakların yetiştirdiği olağanüstü insanlardı. Rauf Denktaş bana hep Nazım’ın Mehmet Akif için söylediği “Akif inanmış adam/ Büyük adam” dizelerini hatırlatırdı. Lefter’e ise “Ver Lefter’e/Yaz deftere” döneminden beri hayrandım. Hiç unutulmayacaklar.