Bazıları her olayı “düşmanım” ve “dostum” bağlamında görüyor ve ister istemez “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” ilkesine sığınıyor.Basit bir mantığa göre durum şöyle: “Madem ki Türkiye darbelerle örselenmiş, insan hakları ihlalleriyle cehenneme çevrilmiş, işkencelerde ölenlerin bile hesabının sorulamadığı bir ülke, o zaman bu sistemi koruyanların karşısına çıkan herkes dostumdur.” Rejimden çok acı çekmiş olan bazı aydınlar, son yıllarda bu mantığı kullanarak AKP’ye dört elle sarıldı.Ve böyle yaparak ne elde ettiler biliyor musunuz?Milliyetçiliği güçlendirerek anti demokratik eğilimleri daha da etkin hale getirdiler.İlk bakışta bu sözlerimde bir çelişki var gibi görünüyor değil mi?Demokrasinin genişlemesini isteyen aydınlar niçin totaliter eğilimleri güçlendirsin?Ama inanın bana böyle oldu.Çünkü Türkiye’de demokrasi talep eden, insan haklarından, emekten, dünyalılıktan yana tavır almış halk kitlelerinin, AKP korkusu ile milliyetçi reflekse kaymasına yol açtılar.Düşünün ki bu aydınlar Susurluk skandalı döneminde, “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi yapanlarla birlikteydi.Hep beraber, çetelerden hesap sorulmasını talep ediyorlardı.Ama Cumhuriyet mitinglerindeki “kitle” ile taban tabana zıt düştüler.Aslında ışıkları söndürenlerle, Cumhuriyet mitinglerinde yürüyenler aynı kişilerdi.Evet, bu mitingleri düzenleyenler ve kürsüleri ele geçirenler farklıydı, başka bir amaca hizmet ediyorlardı ama kitle aynıydı.Liberal arkadaşlar bunu göremedi. Türkiye’de demokrasi isteyen geniş kitlelerin, AKP ve özellikle lider kadronun uygulamaları karşısında dehşete düştüklerini ve “Denize düşen yılana sarılır” refleksi gösterdiklerini anlayamadılar.Çünkü halktan ayrı yaşamaya başlamışlardı. Ömürleri, İstanbul’da kendi kafalarındaki insanlarla yenilen akşam yemekleri, yurt dışı toplantıları ve yazın çıkılan mavi yolculuklarla sürüyordu. Sürekli olarak “sen-ben-bizim oğlan” toplantıları yaptıkları için farklı görüşleri duymuyorlar, duydukları zaman da buna tahammül edemiyorlardı.Onlara göre Türkiye siyah-beyazdı: Ya cunta ya demokrasi. Bu kadar basitti her şey.Bu formülde AKP demokrasiyi temsil ediyordu, karşısındaki her güç ise cuntayı. Toplumsal dönüşümlerin böyle basit formüllere bağlanamayacağını, işin çok daha karmaşık olduğunu, sezgilerin, korkuların, hayallerin bu işte oynadığı önemli rolü anlayamadılar.Karmaşık toplumsal süreçlerin, eline bir tavla almış gibi “Bu hangi taş? Haaa! İkiymiş, üç daha ne eder? Beş” tarzında kesinliklerle anlaşılamayacağını, çok daha duyarlı ve olgun davranmak gerektiğini kavrayamadılar.Son altı yıl içinde toplumun müthiş bir hızla dönüştürüldüğünü, “elit” diye küçümsedikleri, çoğu orta-alt gelir grubuna ait milyonlarca kişinin yaşam biçimini tehlikede gördüğü ve dehşetli korktuğu gerçeğini sezemediler.Ama halkın önemli bir bölümü bunları gördü ve ister istemez karşı cepheye yöneldi.Yani bir bakıma aydınların yaptığı gibi kategorik davrandı ama bunun için aydın suçlanır da halk suçlanamaz.
Sonuçta bugün Türkiye’de milliyetçilik ve totaliter rejim merakı altı yıl öncesine göre çok daha güçlü.Demokrasi talebi ve rejim eleştirisi ise ne yazık ki yok denecek kadar az. Bizim gibi 12 Eylül’den, cuntalardan, çetelerden, devlet içindeki karanlık örgütlenmelerden hesap sorulmasını isteyen, yasaksız bir demokrasiyi özleyen, ömrünü bu amaca harcayanların ise hevesi kursağında kaldı.
Arkadaşlar; yazdıklarımı kızmadan, sövmeden, sakince düşünün ve demokrasi kalesine gol atıp atmamış olduğunuza karar verin.İyi niyetinizden kuşku duymuyorum ama hatalı davrandınız: Düzene karşı muhalefeti soldan değil de din üzerinden yapmış olmanızın ağır faturasını ödemek üzereyiz.Bu fatura AB korkusu, yabancı düşmanlığı ve “250 yıl geri gideceğimize 25 yıl geri gidelim” eğilimine yol açmış olmaktır.Durumu hâlâ anlayamıyorsanız, eşlerinize sorun. Çünkü onlar -en azından- hissediyor.
