Bu başlığı Mine Saulnier'den ödünç aldım, çünkü şu sıralarda çok ihtiyacımız var! Türkiye'de yaşayan insanları, yani sevgili yurttaşlarımızı çeşitli biçimlerde sınıflandırabilirsiniz: Kadınlar - erkekler, Fenerbahçeli - Galatasaraylı - Beşiktaşlılar, sağcılar - solcular, askerler - siviller, değişik partilere mensup olanlar, değişik etnik kökenlerden gelenler, farklı mezhepler vs. Ne var ki bütün bunların ötesinde bir üst kimlik, yani çağdaş bir yurttaşlık bağı bizi birleştirmeli ve ne kadar ayrı düşünürsek düşünelim, sağduyunun ve aklın gerektirdiği bazı noktalarda buluşabilmeyi becermeliyiz. "Aklın yolu birdir!" sözü bu gerçeği işaret etmek için var olmuş.
SAĞDUYU VE FANATİZM
Son günlerde yaşadıklarımız bana Türkiye'de köklü bir ayrımın varlığını bir kez daha hatırlattı: Sağduyulularla fanatikler arasındaki ayrım bu! Aklı başında, sağduyulu ve yurtsever insanlardan korkmaya gerek yok. Hangi görüşten olurlarsa olsunlar, hangi ideolojiyi savunurlarsa savunsunlar bir ortak tartışma platformu bulabilirsiniz. En azından birbirinizi dinleyebilir ve anlayabilirsiniz. Aldığım mektup ve telefonların çoğu da bu nitelikteki olgun ve akıllı insanlardan geliyor. Bir de sayıları az olan fanatiklerin tepkileri var ki evlere şenlik: Kimine göre; ölüm oruçlarının sona ermesindeki rolümüzle, Güneydoğu'daki askerlerimizi öldürtmüşüz. Kimi, "Fırat'ın ötesinden 10 yıl vergi alınmasın!" önerimize kafayı takıp, "Biz sizin ne kastettiğinizi biliyoruz!" demekte. Ertesi gün başka bir aklı evvel, Osmanlı sarayındaki negatif seleksiyondan söz edip, Mustafa Kemal Paşa'ya sarayda yükselme yollarının tıkandığını yazan cümlemize ifrit olup, kızıp köpürüyor: Vay efendim, nasıl olur da Atatürk'e sarayda yükselmek istedi dermişiz.
***
Yukarda sıraladığım tepkileri gösterenlerin hepsi ayrı kesimlerde yer almış görünüyor ama tümünü birleştiren bir bağ var: FANATİZM. Bunlar ülke sorunlarını fanatik futbol seyircisi gibi algılıyor ve maç sonrasında birbirini şişlemeye hazır holiganlar gibi davranıyorlar. Kimi dinci gibi görünüyor, kimi Atatürkçü, kimi milliyetçi, kimi solcu ama aslında hepsi de fanatikler: Birbirlerinin dilini konuşuyorlar.
***
Deseniz ki: "Kardeşim, hapiste bir kişi öldüğünde dışarda da beş kişi ölüyordu. Hatırlamıyor musun, on gün önce, her gece otobüsler yakılıyor, bombalar atılıyor ve polisler kurşuna diziliyordu. Şimdi bir sükûnet var. Birçok polisin de canı kurtuldu. Bu seni rahatsız mı ediyor?" Anlamaz! Deseniz ki: "Güneydoğu sorunu en az sizin kadar benim de canımı yakıyor. Benim ailemin bireyleri de subay olarak, bölgede ateşin içinde görev yaptı. Bir ekonomik kalkınma modeli sunuyorum. Neden bunun altında bir maksat arıyorsun? Biz Türkiye'nin bölünmesinden değil, tam tersinden birliğinden bütünlüğünden yanayız!" Dinlemez! Deseniz ki: "Kendisini Atatürkçü ilan eden kardeşim! Bu halkın büyük liderini tekeline alma hakkını kim verdi sana? Atatürk hepimizin vazgeçilmez önderidir. Bu konuda en az yüz tane yazı yazmama rağmen, `sarayda yükselme' sözüne takıp da tepki göstermen ayıp değil mi? Mustafa Kemal sarayda yaverlik yapmadı mı? Yaver olarak Berlin'e gitmedi mi? Herkesin illa Tarladaki kargaları kovalarken, vatan toprağını koruma şuurunu geliştirdi; gözleri de çok maviydi' diye konuşmasını mı istiyorsun?" Atatürk de bu ülke gibi hepimizindir. Birbirimizin iyi niyetinden kuşkulanmadan, paranoyaya ve isteriye kapılmadan, ortak sorunlarımızı tartışabilmemiz gerekir.
***
Not: Ölüm oruçları konusu üzerine, ilk gün dışında yazı yazmadım. Çünkü bir barış sağlanmıştı ve susma zamanı gelmişti. Ayrıca bu işin başarısından falan da söz etmek çok ama çok ayıptı. İnsan ölümleri üzerine böyle konuşmalar yapılamazdı. Şimdi bir dipnotuyla bu konuya değiniyor ve gerek yurtdışından gerek yurtiçinden "teşekkür" için arayan, telgraf ve faks çeken herkese, biz de teşekkür ediyoruz. Durumu hala anlamayanların, "Türkiye büyük bir beladan kurtuldu!" diyen büyükelçilerimizi duymalarını isterdim. Hep birlikte bir bombanın üzerinden kalktık. Ama demek ki bu ülkeye karınca kararınca iyilik yapmanın da bir bedeli var!
