Atina’ya ilk kez 1975 yılında gitmiştim. Diktatörlükten yeni çıkmışlardı, yaralı bereliydiler. Yurt dışına kaçmış olan aydınları, sanatçıları geri dönüyordu. Paraları Türk Lirası’nın yarısı değerindeydi. Karanlık bir şehirdi Atina, yoksuldu. Ama ortalıkta bir heyecan ve geleceğe dönük müthiş bir umut seziliyordu.

O dönemde Türkiye ve Yunanistan birbirine çok benziyordu. Zamanla aradaki fark açıldı. Yunanistan Avrupa Birliği’ne girdi. Biz Ecevit’in eliyle bu olanağı geri çevirdik. Yunanistan kayıtsız şartsız bir Batılı demokrasi oldu. Biz darbelerle örselendik. Onlar zenginleşirken Türkiye birbirini yedi. Ve zaman, iki ülke arasındaki uçurumu derinleştirdi.

Yunanistan Batı uygarlığına yelken açtıkça biz Doğu’ya yöneldik. Uluslar üstü irade bizi, koca bir gemi gibi Orta Doğu’ya itti. Onlar batılılaştıkça biz şarklılaştık. Yunanistan 11 milyon civarındaki nüfusunu kontrol eder ve herkesi eğitirken, biz “çok çocuk-az eğitim” yöntemiyle milyonlarca genç saldık sokaklara. Kentlerimizi mahvettik; kültürümüzü parçaladık, cehaletin, magandalığın egemen olduğu, görgüsüz zenginlerin hırsına kurban giden bir ülke konumuna sürüklendik.

Hafta sonunu Atina’da geçirince bütün bunları bir kez daha içim yanarak hatırladım. Oysa bu ülkeyle kaderimiz paralel olabilirdi. Bizim 300 yıla yaklaşan Batılılaşma hamlesi kesintiye uğramayabilirdi. Biz de -bugün seraba dönüştü- AB üyesi olabilirdik. Ama Avrupa dışarıdan, bizim basiretsiz politikacılar içeriden bu yürüyüşü engelledi ve Türkiye’yi Orta Doğu tarikatlarına teslim etti. Avrupa’ya girme fırsatını reddeden; daha sonra tarikatlarla yakınlaşan sosyal demokrat liderler sayesinde başarıldı (!) bu iş.

Galiba geçen yüzyılın en önemli sözünü Sakallı Celal söylemiş: “Bizler Doğu’ya giden bir gemi içinde Batı’ya koşan adamlar gibiyiz!” Bu sözü çerçeveletip duvara asmak lazım! Durumumuzu daha iyi kimse anlatamadı.