Durup durup, Ionesco’nun “Gergedan” oyunu düşüyor aklıma. Tahmin ederim ki bugünlerde birçok kişi benim durumumdadır. Oyunu ilk gördüğümde çocukluktan gençliğe ilk adımlarımı atıyordum. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda oynuyordu. Tiyatrodan çıktıktan sonra Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önünden, Tandoğan’a oradan da Bahçelievler’e kadar yürüyüp oyunu düşünmüştüm. Öylesine derinden etkilemişti beni. Ama yine de Ionesco’yu bu oyunu yazmaya iten koşulların bir gün bizim de başımıza geleceğini bilemezdim.
Oyunda normal insanlar görürüz ilkin. Sonra bazılarının alnında bir gergedan boynuzu çıkmaya başlar. Çevrelerindekiler yadırgar bu gergedanları. Çünkü azınlıktadırlar. Gergedan olmak değil, insan olmak normaldir. Ama gergedanların sayısı hızla artmaya başlar. Bu işe en çok karşı olanların bile bir gün alınları kaşınmaya, kızarmaya başlar. Sonra da birer gergedan boynuzu çıkmaya başlar. Normal insanlar bu görüntü karşısında dehşete düşer ve “Aaa o da mı? Aaa bu da mı?” diyerek, hiç beklemedikleri insanların gergedanlaşmasını seyrederler. Ama bir süre sonra bu şaşkınlığı gösteren insanların bile alınları kızarmaya, kaşınmaya başlar.
Sonunda gergedanların sayısı o kadar artar ki alnında boynuzu olmayanlar yadırganmaya, hor görülmeye başlanır.“Aaa bunun boynuzu yok mu?” derler. “Ne acayip?” Gergedanlaşmamış insanlara hilkat garibesi gözüyle bakılmaya başlanır. Artık “normal” olan gergedandır, anormal olan ise “insan.”
Bu oyunun sonunda Ankara sokaklarında yürürken neler düşünmüştüm, hangi derin tedirginliklere kapılmıştım bilmem. Acaba uğursuz bir önsezi miydi bu? Yıllar sonra bizim de aynı durumda kalacağımızı “Aaa bu da mı? Aaa o da mı?” diyeceğimizi duyuran bir sezgi miydi? Bilmiyorum. Ama yavaş yavaş gergedanlaşmanın “normal” olduğu bir ülkeye doğru giderken Ionesco’yu düşünmemek elimden gelmiyor.
