Çocukluğumda Nurullah Ataç’ın bir yazısını okumuştum. “Hiçbir hayvan gülmez’ diyordu. Şimdi pek emin değilim. Belki de bazı hayvanlar kendilerine özgü biçimde gülüyordur. Ama insanı insan yapan öğelerin en başta gelenlerinden birisinin gülmek olduğuna kuşku yok. Gülen insan; yani dünyaya ve kendisine mizah duygusuyla yaklaşabilen kişi, öfkeli insandan daha olgundur, daha hazımlıdır. Evet hayatta acılar çok. Bazen felaketler birbirini kovalıyor; geçim derdi, hastalık, kavga, işsizlik, terör insanda gülecek hal bırakmıyor. Ama hal böyle diye sürekli ağlamanın da bir yaran yok. Gülmek bir cesaret biçimidir. Türkiye’de ne yazık ki asık suratlı insan çok. Müziğimiz de ağlamalarla, inlemelerle dolu. Koca koca adamlar miyavlar gibi türkü söyleyip, durmadan feryat ediyorlar. Arap müziği desen; ona da benzemiyor. Araplarda bu kadar tiz bir sesle haykırma ve ağlama yok. Kürt müziği de farklı. Özgün Kürt türkülerinde ağırbaşlı bir hüzün havası vardır. Alevi müziği, zeybekler, bozlaklar; hangi türü alırsanız alın, içe dokunan ama salya sümük ağlamayan bir hüzün var. Ama yeni moda böyle: Ağla da ağla.
Gülmek zeka belirtisidir. Albert Einstein’in ünlü fotoğrafını bilirsiniz: büyük bilgin objektife dilini çıkarır. Ne profesör ününün zedeleneceğinden korkar ne de bilim adamı tavrının. Kameraya dil çıkarabilmek için; evren ve insan orantısının, yani çok büyük büyük ölçeklerin farkına varmış olmak gerekiyor. Sıradan insan böbürlenmesi içinde bu yapılamaz.
François Rabelais “Gargantua”yı yazarken gülen bir kitap yaratmak istediğini söylemişti.1500’lerin bu büyük yazarı kitabın başında şöyle seslenir okuruna: “Bu kitabı okuyan dostlar. Atın içinizden her türlü kuşkuyu. Okurken de irkilmeyin sakın. Ne kötülük var içinde ne muzurluk. Doğrusu güldürmekten başka da bir hüner bulamayacaksınız pek. Başka yola gidemiyor gönlüm sizleri dertler içinde görürken. Gülen kitap yeğdir ağlayan kitaptan. Gülmektir çünkü insanı insan eden.” Televizyon ekranlarında çatık kaşlarla ve kendilerini son derece ciddiye alarak konuşan ağır oturaklı devlet adamlarını gördükçe aklıma Rabelais’nin bu dizeleri geliyor.
