1979 yılını hatırlıyor musunuz?
Yani 22 yıl öncesini.
Türkiye'nin üstüne kara bir bulut çökmüştü. Geceler daha karanlık, gündüzler daha pusluydu. Her köşe başında silahlar patlıyor, her gece kahvehaneler taranıyor, otobüs duraklarındaki masum insanlar katlediliyor, ülkenin değerli aydınları, bilim adamları, yazarları teker teker öldürülüyordu.
Her gün otuz kişinin öldürülmesi, alışılmış bir durum haline gelmişti.
Türkiye kıtlıklar, yokluklar ülkesiydi.
İnsanlar endişeyle siyah beyaz televizyon ekranlarındaki haberleri izliyor ve ürkmüş gözlerle birbirini süzüyordu.
Ülkenin yarını yok gibiydi.
İç savaş, yoksulluk, siyasi istikrarsızlık, ülkenin kamplara bölünüşü, siyasi liderlerin birbiriyle inatlaşan tutumu yüreklerimizi kanatıyordu.
★★★
Aradan birkaç yıl geçti ve Türkiye sihirli bir değnek dokunmuş gibi değişti.
Belki ülkenin temel sorunları çözülmemişti, belki huzur askeri darbeler pahasına elde edilmişti ama herkes yeni yatırımların, iletişim olanaklarının ve daha renkli bir yaşamın keyfini sürüyordu.
Bir hayalet kente dönmüş olan İstanbul geceleri artık ışıl ışıldı.
(1984 yılında Şan Tiyatrosu'nda üst üste on yedi konser verdiğim günlerin heyecanlı, duyarlı, sanat ve kültür titreşimleriyle dolu atmosferini hatırlıyorum.)
1979'da Türkiye'nin geleceğini karanlık görenler, hiçbir kurtuluş umudu kalmadığını düşünenler, ülkeleriyle övünür olmuşlardı.
★★★
Şimdi de umutsuz ve kırgınız; hayallerimiz bile yoruldu.
Hiçbir düşümüzü hayra yoramıyoruz.
Ülkenin geleceğinden kaygılıyız.
Ama unutmayalım ki 1979 yılının kan ve dehşet günlerini bir boğazdan da çıkar.
Hem de bu kez askeri darbelere, ara dönemlere sürüklenmeden başarır bunu.
★★★
Bu halkın tarihini okurken ilginç bir özellik dikkatimi çekiyor.
Her zaman zor bir toprak olmuş burası; devletin başından "gaile" eksik olmamış ama bu halk, uçurumun kıyısına her sürüklendiğinde, en son anda frene basmayı bilmiş.
Belki de tarihsel bir bilinç bu; doğal bir refleks.
İşte bu özellik, geleceğe umutla bakmamıza olanak tanıyor.
Bugün tam anlamıyla "siyasi bir kriz" yaşıyoruz.
Kasım bunalımından beri sürekli yazdığım gibi, temel sorunumuz ekonomik değil siyasi.
Güven veren yönetim kadrolarını iş başına getirebilsek, ekonomik göstergelerde hızla düzelme başlayabilir.
Halk, haklı olarak bu hükümetlere güvenmiyor artık.
Siyasetin kalitesinin yükselmesini istiyor.
Avrupa ülkeleri kadar akıllı ve dürüst yönetimleri arzuluyor.
Bunun da tek yolu seçim: Bir, olmazsa iki, o da olmazsa üç seçim! (Yunanistan'ın yaptığı gibi.)
"Dere geçerken at değiştirilmez!" diyorsanız düşünün ki, eğer kasım sarsıntısından sonra bir seçimi göze alabilseydik, şubat krizini yaşamayacaktık.
Demokrasi ancak serbest seçimlerle kökleşebilir.
