ÖYLESİNE toz duman içinde, sapın samana karıştığı, iyiyle kötünün harman corman olduğu bir ülkede sağlıklı bir sanat yapmak bir tansıklıktır. Her çağın kendi özgürlük anlayışı vardır. Her çağın kendine özgü işkencesi, zulmü de vardır. Engizisyon insan soyu unutabilir mi?

Çağımızda da bir özgürlük anlayışı gelişmişti. Ama gel gör ki büyüklü küçüklü Hitler yüzyılımızı kararttılar, lekelediler, bir utanç çağı yaptılar. Yüzyılın başından beri ülkemizde de insanlığı utandıracak durumlar yaşandı. Halkımız zulüm gördü. Dünyanın en güzel, insanlığın tepesine, daha da çok zulmedenlerin tepelerine balyoz gibi inen, "Zulmün artsın, artsın ki sonun çabuk gelsin" deyimini yarattı. İnsanın şöyle düşüneceği geliyor: Acaba büyük sanat yapıtlarını zulümler mi yarattı? Hemen vazgeçtim. Başındaki bu baskılar, bu zulümler olmasaydı; bu savaşlar, bu baskılar, bu kıyımlar olmasaydı, kimbilir insanlık daha neler yaratacaktı. İnsanlık çürüye çürüye böylesine büyük yapıtlar yaratmışsa, özgür olsaydı kimbilir daha neler yaratabilirdi. Baskılar, zulümler, kıyımlar, kötülükler, sömürüler insan yaratıcılığının kösteğidir. Bunu artık çağımız bir iyice biliyor.

Ülkemizin ne halde olduğunu, ne durumlara düştüğünü, yozlaşmanın son sınırına gelip dayandığını görmeyen, bilmeyen var mı?

İşte bugün ülkemizde; has, yozlaşmışa karşı direnen sanatçının, düşünce adamlarının işi zor. Fransa'da basılan bir kitaba yazdığım yazıda, "Sivas'ta 37 sanatçının, devletin gözünün önünde 7 saat kuşatılmış bekledikten sonra yakıldıklarını yaşayan; ülkesinde her gün bir sürü insanın boğazlandığını gören bir sanatçı hangi vicdanla, hangi, hangi gönül dinginliğiyle sanat yapabilir," demiştim.

Zülfü Livaneli'nin son kaseti "Neylersin", bu koşullar altında, bir patlama oldu. Bir ses patlaması, bir öfke patlaması, bir umut patlaması oldu. Bu kaseti dinledikten sonra bir daha inandım ki, insanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır. Ve Zülfü bu kasetiyle hem kendi sanatını, hem de müzik sanatını yüceltti.

duygusunu akıllarına bile getirmediler. Bu dünyaya gelmenin bir mutluluk olduğunu akıllarına bile getirmediler. Korkularından, o üstüne yürüyemedikleri korkularının altından kalkamadılar, doğayla ve insanla zenginleşemediler. Onlara her insancıl şey abartı gelir. Ben bu insanlara inat hep abartacağım. Onlar korkularından köstebek yuvalarına kaçsınlar. Onlar, sanatçının doğaya, insan güzelliğine hayranlıklarının abartı olmadığını bilmezler. Onlar çıplak gerçeğin abartı olmadığının farkına bile varamazlar.

**Halk kaynağı**

Bütün büyük sanatçılar, edebiyatta olsun, müzikte olsun, resimde, heykelde olsun sırlarını hep halk kaynağına dayayarak yaratmışlardır. Dikkat edelim halka öykünmüşlerdir demiyorum; halk onlara kaynaklık etmiştir, diyorum. Büyük Beethoven 'in halk ezgilerinin etkisinde kaldığı yazılıyor, söyleniyor. Ben bunu söylemiyorum. Beethoven için "ezgilerin etkisindedir" dersek yanılırız. Halk ezgileri ona kaynaklık etmiştir, bütün büyük ustalara ettiği gibi. 9. Senfoni'deki "Sevinç Türküsü"nde hiçbir türkünün etkisi-ni göremiyoruz, diyor araştırmacılar. Doğru, bulamayabilirler. Yalnız, onun kökünde halk olmasaydı, o melodiye benzer birçok melodiyi Beethoven özümsemeseydi, kırk bir yıl halk suyunun altında o melodiler çakıltaşları gibi durup parlamasaydı, Beethoven belki de bu dünyanın en etkileyici sevinç türküsünü yaratamazdı.

Bach da, Mozart da, Bela Bartok, Haçaduryan da halk kaynaklarını özümseyenlerdendir. Ad saymak istemiyorum, edebiyatta da bu böyledir.

Unutmayalım ki bütün çağların en büyük şairi Homeros, o "halk şairi" dediklerimizden. Yunus Emre de bir halk şairi.

Sözü fazla uzatmadan Zülfü Livaneli 'ye gelelim. Zülfü Livaneli son kasetiyle ulaşılmaz halk müziği bilgisiyle halkı özümseyenlerden biridir. O hem kendi özgün müziğini yaratıyor, hem de hayran olduğu halk müziğinden kimi parçaları yeniden yoğurarak, yorumlayarak yaratıyor. Her iki dalda da dünyamıza yeni sesler, yeni ölümsüz duygular getiriyor. Giderek ülkemizin, Akdeniz'in, dünyamızın özgün müziğine katkılardan biri oluyor.

Dünya sanatına katkımız