Sevgili Ertuğrul Özkök, uzun bir sü-
redir, gençliğimizde düşünce biçimimize
damgasını vurmuş olan negatif tondan
kurtulmamız gerektiğini yazıyor.

İnsanın bütün ufku, bir takım olumsuz
lukları ön plana çıkaran kara bulutlarla
kaplı olamaz.
Arada bir güneş ışınlarını ve mavi pırıl-
tıları da görmek gerekir.

Özellikle Türkiye ile ilgili değerlendir-
melerimizde, eleştiri alışkanlığından vaz-
geçip, övebilme cesaretini göstermeliyiz.

Bu yazıları okuduğum zaman Ertuğ-
rul Özkök dostuma yerden göğe kadar
hak veriyorum. Kendi kendimi
çekip, olumsuz bakış ve eleştirilerden
arınmaya çalışıyorum. Ama gündelik ya-
şamdaki küçücük olaylar bu de-
ğiştiriyor ve takmaya çalıştığım pespem-
be gözlükler bile Türkiye'nin üstüne çö-
reklenmiş olan kara bulutları görmemi
engelleyemiyor.

Karayollarımızı mezbahaya çeviren
trafik düzenimizi sevemiyorum.

Dört beş isim etrafında dönüp duran, si-
yasi star sistemimizi olumlu bulamıyorum.

Vıcık vıcık pisliğe batmış kokan kentle-
rimizi övemiyorum.

Hele Kapıkule'yi geçer geçmez Süley-
man, Turgut, Erdal, Cavit, Tansu
isimlerini duymamış insan toplulukları
arasına girince üzüntülerim daha da artı-
yor.

Ve sevgili ülkemizin açmazları, göğsü
müzün üstüne binmiş bir dağ gibi kendi-
ni sürekli duyuruyor.

***

Bunun en son örneğini EXPO'da yaşa-
dık. Bu konu üstüne çok yazı yazdım ama
bunun sebebi EXPO fuarında 21. yüzyılı
görmüş olmam. Dünya ülkelerinin gelecek
yüzyıla bakışları ve bununla ilgili gövde gös-
terileri arasında o kadar çaresiz, o kadar za-
vallı ve ufuksuz kaldık ki, kendimi sanayi
devrimini kaçırdığımız ya da matbaayı red-
dettiğimiz yıllarda hissettim.

Japonların dev sinemasındaki tanıtım fil-
mini İzlerken, bütün uyarılara rağmen kuca-
ğınıza düşmek üzere olan buğulu üzümleri
tutmak için elinizi uzatıyorsunuz. 70 mm. ile
Imax teknolojisinin birleşmesi bu olağanüs-
tü sonucu yaratmış. Cami kubbesi gibi bir
ekranın altında, film izleniyor, filmi yaşıyor-
sunuz. Siz de içindesiniz.

Avustralyalıların salonunda film, salo-
nun üst yarısında ve dört duvarda birden
oynuyor ve o üst kısım olduğu gibi dön-
meye başlıyor. Gene filmin içindesiniz.
İspanyollar, daha da çılgın bir teknik uy-
gulamışlar.

İspanya'yı tanıtan filmi izlerken koltuğu-
nuz hareket ediyor ve sizi filmin içine soku-
yor. Yolcularını almış bir balon yükseliyor,
siz de yükseliyorsunuz. İnsanlar ata biniyor,
siz de biniyorsunuz. Perdede insanlar uçu-
yorsa, koltuğunuz da uçuyor. Bütün bu gös-
terilerden sonra 6 milyon dolar harcanmış
olan Türk pavyonuna gidiyorsunuz. Yarısı
yerin altına girmiş, tuğla bir inşaat. Küçücük
bir ekranda tanıtım filmimiz oynuyor: Hani
o Nemrut dağı, Antalya plajları ve Olgunlaş-
ma Enstitüsü defilelerinden ibaret olan film.

Bütün masrafını devletin karşıladığı
ama kan olduğu gibi alıp götüren Divan
Lokantası da içler acısı. Başında, komi
olarak bile almayacağınız tuhaf bir "mü-
dür". Türk kahvesi istiyorsunuz. Acaip
bir sırıtışla "Bulunmaz" diyor.

Bu arada Cafer Koçtürk, Vecdi Sa-
yar ve bir kaç İspanyol görevli bu sefale-
ti örtmek için insanüstü bir çaba gösteri-
yor ve üst düzey kültürel ilişkileri geliştiri-
yorlar. İşte, yıllardan beri hazırlanan ve
geçmiş bakanlar döneminde kotarılan
EXPO pavyonumuz bu.

Nereye gittiği anlaşılamıyan 40 milyar
lira, şirketlerin devlet pavyonlarını finan-
se ettiği bir fuarda devletin masrafını
yaptığı ve kazancına karışmadığı ve Türk
kahvesi bulundurmayan bir lokanta ve
boynu bükük Türkler...

***

Ben de sevgili Ertuğrul gibi düşün-
mek ve ülkemi övmek istiyorum.

Bırakmıyorlar, izin vermiyorlar ki.