Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Harold Pinter yıllar önce, Arthur Miller’le birlikte Türkiye’ye gelmişti. Onu ilginç ve absürd diyaloglarla dolu tiyatro oyunları yazan bir İngiliz olarak biliyorduk. Kişiliği de herhalde bu eserlere uygundu. Türkiye’ye geldiği gün epey şaşkın ve yorgun olmalıydı; üstüne üstlük valizi uçaktan çıkmamıştı. Öğleden sonra düşünce suçlarıyla ilgili dava duruşmalarına katılacak ve bazı resmi kişileri ziyaret edecekti. Bu yüzden valizini kaybettiğine hayıflanıyor ve kıyafet değiştiremeyeceği için üzülüyordu. O gün öğle yemeğinde Yaşar Kemal’in davetiyle Beyti lokantasına gittik. Ben Pinter’ın yanında oturuyordum. Geleneksel konukseverlik gösterileri arasında yemeklerin biri gelip biri gidiyor ve yiyecek bolluğu yazarı şaşkına çeviriyordu. Nitekim bu şaşkınlık arasında kravatına bir parça patlıcan salatasını düşürüverdi. Açık renk kravat leke olmuştu; kağıt peçeteyle patlıcan salatası sıyrılıp alındıktan sonra bile kravatın tam ortasında yuvarlak bir yağ lekesi göze çarpıyordu. Harold Pinter’in iyice telaşlandığını görünce ani bir refleksle kravatını tutup kaldırdım. Yağ iyice yerleşmesin diye aceleyle lekeye tuz serpmeye başladım. Bir süre sonra fark ettim ki Harold Pinter, hayatında ilk kez gördüğü bu Türk’ün bir elinde kravat, bir elinde tuzlukla yaptığı bu hareketi şaşkınlıktan gözleri büyümüş olarak izliyor. Belli ki bizim geleneksel yağ çıkarma yöntemlerimizden haberi yok. Bir anda içine düştüğüm durumu kavradım. Absürd tiyatro yazarına, hiçbir oyununda hayal edemeyeceği kadar saçma bir görüntü sunuyordum. Adamcağız ne yaptığımı anlayamıyordu. Kravatını taze bir hıyar gibi tuzlamama bir anlam veremiyor ve herhalde bir çılgınla karşılaştığını düşünüyordu. Biraz utandım doğrusu. “Aman telaşlanmayın Mr. Pinter” dedim. “Tuz yağı alır, ben de size yardım etmek için aceleyle kravatınıza tuz döküyorum.” Pek inanmasa da tuzun kurumasını bekledi, daha sonra silkelediğimizde lekenin bir kısmının çıkmış olduğunu gördük. Böylece Harold Pinter ile kravat maceramız sona erdi. Onu bir daha görmedim. Umarım ödül almak için Stockholm’e giderken valizini kaybetmez. Ama kaybeder ve kravatına yağ damlatırsa, ne yapacağını biliyor artık. Bu da geleneklerimizin dünyaya katkılarından birisi olarak algılanabilir.(!)
Not: Aslında bu konuda ciddi bir yazı yazmak istemedim. Bu yüzden kravat hikâyesini anlattım. Çünkü Nobel komitesinin özellikle son yıllardaki tercihleri, kendi aralarında bile bölünmelere, istifalara sebep olacak kadar garip. Bu yüzden Nobel Edebiyat Ödülleri Batı basınında önemli bir yer tutmuyor artık. Ödülü alan yazarlar da bir hafta sonra unutuluyor. Yani aslolan ödül değil, edebiyatın kalitesi.
