Öyle bir yaşama hırgürüne kaptırmışız ki kendimizi, elimizden kayıp giden günlerin farkına varmıyoruz. Tespih tanesi gibi arka arkaya diziliyor günler. Birbirinin tıpatıp aynısı. Sabah kahvaltı, sonra iş, derken biraz kavga, biraz sevinç, biraz telaş, bolca fesatlık, bir başkasının kuyusunu kazma oyunları ve akşam. Televizyon karşısında geçirilen uykulu saatlerde kimin kiminle fingirdeştiğini izlemek ve sonra cuppa yatak! Ne için? Ertesi gün yine aynı şeyleri tekrarlamak için. Bu arada iç organlarınız yıpranıyor, gövdeniz pörsüyor, bakışlarınız bile eskiyor ve her gün biraz daha finale yaklaşıyorsunuz. Ama size verilmiş olan bu yaşamın ne demek olduğunu farkına varmadan, güneşe, çiçeğe, ota, böceğe, denize aldırmadan hoyratça savuruyorsunuz bu değerli yılları. Delfi tapınağında “Kendini tanı!” yazıyor. İnsanoğlu kendisini tanıyabilse, evren içindeki boyutunu ve sınırlı süresini kavrayabilse birçok sorun çözülecek ama hırs buna imkân vermiyor işte. Evren ölçeğinde bir kelebek ömrü kadar bile olmayan insan yaşamını, böyle gerginliklerle ziyan etmeye değer mi? Bir parça alçakgönüllülük, gündelik hırslardan birazcık arınma dünyayı cennete çevirmeye yeter: Hem size, hem başkalarına.

***

Mustafa Kemal’in büyük kültür projesi, Osmanlı’nın kuruluşundaki 13. Yüzyıl felsefesini tekrar canlandırmak ve Araplaşmış olan Osmanlı uygarlığını yeniden Anadolulu kılmaktır. Büyük bir asker olduğu kadar, önemli bir kültür adamı olan bu dâhinin ele aldığı dil ve kültür dönüşümü ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözü, bizim Rönesans’ımız yani yeniden doğuşumuz olarak algılanmalı. Mustafa Kemal ne Batı taklitçisidir, ne de Doğu mistiği. O, Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi toplumsal özü, yani Anadolu kültürü üzerinde yeniden inşa etmeye çalışan bir devrimcidir.

***

Kendimiz olmaktan, yerli olmaktan ödümüz kopuyor. Caz dinlediğimiz zaman kendimizi yücelmiş hissediyoruz, blues dinlediğimiz zaman da öyle, ama türküler bizi utandırıyor. Tracy Chapman ve Bob Dylan ile Âşık Veysel’in aynı sözleri söylediğini anlayamıyoruz. Sorun öykünme olunca iki büyük sistem arasında gidip geliyoruz. Doğu ve Batı, gelenek ve çağdaşlık… Toplum müziğiyle, giyimiyle, mutfağıyla, diliyle önce ikiye, sonra onların türevleri olan yüzlerce parçaya ayrılıyor. Doğu’ya öykünmekle Batı’ya öykünmek arasında nitelik olarak fark yoktur. Temel sorun, özgün bir kültür yaratıp yaratamamış oluşumuzdur. Doğu taklitçileri arabesk ise Batı taklitçileri de eurobesk’tir. Türk toplumunun Tanrı Janus gibi iki yüzü var. Biri Batı’ya, biri Doğu’ya dönük. Biz hem ikisiyiz hem de hiçbiri. Bu iki güçlü yüz arasında kendi yüzümüz gittikçe silikleşiyor.