Felsefeyle ve edebiyatla uzaktan yakından ilgilenmiş kişiler, Sisifos efsanesini bilir. Efsaneye göre Sisifos, tanrılar tarafından çok ağır bir cezaya çarptırılır. Her sabah koca bir kayayı ite ite bir tepenin başına çıkaracak, akşam olunca zirveye ulaşmış olan kaya yuvarlana yuvarlana aşağıya inecek ve ertesi sabah aynı işlem tekrarlanacaktır. Sisifos her gün kan ter içinde kayayı tepeye kadar çıkarmaya ve her akşam, onca çabanın boşa gittiğini görmeye mahkûmdur. Sonsuza kadar aynı işi tekrarlayıp duracaktır.
Bazen bize de bu cezanın verilip verilmediğini düşünüyorum. Çünkü bu ülkenin tarihi, ilerleme dönemleri ve hemen arkasından patlak veren gericilik hareketleri arasındaki amansız gel-giti andırıyor. Kimi zaman bazı kuşaklar heyecanla işe girişip ağır kayayı kan ter içinde zirveye ulaştırmayı başarıyor. Kan dökenler, kayanın altında ezilenler pahasına kazanılmış bir başarı oluyor bu. Sonra bir bakıyorsunuz, her şey tersyüz edilmiş ve bir takım güçler kayayı hooop diye aşağı yuvarlayıvermişler. İlk umutsuzluk ve yılgınlık dalgası atlatıldıktan sonra bu sefer başka kuşaklar başlıyorlar kayayı ite ite zirveye çıkarmaya.
Birisi, Tevfik Fikret’in oğluna yazdığı şiiri okuyormuş. “Eğer bu memlekette bir gün sabah olursa Haluk!” dizesini okur okumaz, arkadaşı hemen yapıştırmış: “Bil ki fecr-i kâzibdir.” (Fecr-i kâzib yalancı şafak demek). O günden bugüne kaç kuşak gelip geçti. İnsanoğlu yeni bir binyıla girmişken, biz kendi kuşağımıza yüklenen kayayı iterek tepeye çıkarmak için ter döküyor ve yüzlerce yıldır yazılanları yeniden üreterek görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz…
