İlkel kültürlerin çok gelişmiş kültürlerle buluşması kolaydır. Çünkü söz konusu olan, iki ayrı sistem değil, bir düzey farkıdır. İki uzlaşmaz, gelişmiş sistemi bir araya getirmek ise, neredeyse olanaksızdır. İşte Türkiye bu “olanaksız” ı başarmaya çalışıyor. Yüzlerce yıllık doğu toplumu olarak, Batılı bir kimliğe geçebilmek… Bu çabanın yarattığı kargaşa kulağımızda gümbürderken, yitirdiğimiz ya da bir türlü bulamadığımız şey “Türkiye’nin Kimliği” dir. Çünkü iş, bize ait, kendimizi tanımlayabilecek çağdaş kültür biçimleri yaratmak yerine, sınırsız bir taklit noktasına gelmiş. Kendimiz olmaktan, yerli olmaktan ödümüz kopuyor. Caz dinlediğimiz zaman kendimizi yücelmiş hissediyoruz, blues dinlediğimiz zaman da öyle ama türküler bizi utandırıyor. Tracy Chapman ve Bob Dylan ile Âşık Veysel’in aynı sözleri söylediğini anlamıyoruz. Sorun öykünme olunca iki büyük sistem arasında gidip geliyoruz. Doğu ve Batı, İslam ve Hristiyanlık, gelenek ve çağdaşlık… Toplum, müziğiyle, giyimiyle, mutfağıyla, diliyle, önce ikiye, sonra onların türevleri olan yüzlerce parçaya ayrılıyor.
Doğu’ya öykünmekle Batı’ya öykünmek arasında nitelik olarak fark yoktur. Temel soru “özgün” bir kültür yaratıp yaratamamış olmamızdır. Yoksa, Paris’e öykünüyor olmanız, Kahire’ye öyküneni suçlama, aşağı görme hakkını tanımaz size. Doğu taklitçileri arabesk ise Batı taklitçileri de eurobesk’tir. Türk toplumunun Tanrı Janus gibi iki yüzü var. Biri Batı’ya biri Doğu’ya dönük. Biz hem ikisiyiz, hem de hiçbiri. Bu iki güçlü yüz arasında, kendi yüzümüz gittikçe silikleşiyor. Sanki ayrı uluslar yaşıyor Türkiye’de. Halk ile aydın kadrolar arasında giderek derinleşen uçurum da buradan kaynaklanıyor.
Her ülkede, sanatın ve bilimin üzerine oturduğu bir ortak temel, o ülkeye özgü bir düşünme ve davranma biçimi vardır. Şimdi kendimize soralım: Türk üniversitelerinin, bilim adamlarının, çeşitli dallardaki sanatçıların, ekonomistlerin vs. üzerinde gelişip boy atacağı temel nedir? Bize ait olan ve hiçbirinden vazgeçemeyeceğimiz Doğulu ve Batılı kimliklerimizi buluşturduğumuz, yerli bir sentez var mı? Günümüz Türkiye’sini en iyi tanımlayabilecek anahtar sözcük “değişim” dir. Dünyayla birlikte biz de değişiyoruz. Bu değişim sürecine, kültürel kimliğini tanımlamış, tarihinden gelen çeşitli, değişik öğeleri bir ulusal kimlikte buluşturmuş olarak mı giriyoruz?Bunun yerine, her birinin ötekini yok etmeye çalıştığı, Doğu, Batı, levanten, Kürt, Laz, Egeli, Müslüman, ateist, Alevi, Sünni, Amerikancı, Orta Doğucu, Frankofil, İngiliz muhibbi, asker, sivil, mülkiyeli, hukuklu, faşist, diskocu kör dövüşünü mü yaşıyoruz? Bu, kültür alanında bir “iç savaş” anlamına gelmez mi?
Eğer bir toplumun ilişkilerini, o toplumun temel kültürü belirliyorsa, bizi tanımlayan temel kültür nedir? Daha doğrusu Türkiye’yi anlatacak temel tanımlama hangisidir? Orta Doğulu mu? Avrupalı mı? Akdenizli mi? İlişkilerimiz Müslüman geleneklerine mi dayanıyor? Yerimiz Avrupa Birliği mi, Orta Doğu paktları ya da Akdeniz anlaşmaları mı? Yoksa Balkan paktı ve Karadeniz ilişkileri mi? Bir türlü ne olduğumuza karar veremediğimiz için dünya da bizim hakkımızda karar vermekte zorlanıyor. Hiçbir kategori içinde yer alamıyoruz.Çok kültürlü, çok gelenekli bir mozaik yaratmamız mümkün. Ama bunun için de bir bileşke, bir ortak tanım ve bilinen deyimiyle, bir “ulusal kültür” paydası gerekiyor. Türk toplumu, bu konuları fazla düşünmediği için, dönemin siyasi tercihlerini sezerek etkileniyor ve değişen ibre kaymalarıyla, kendisini hem Doğulu hem Batılı hissediyor.
