Kendimi “Hey gidi yıllar!” duygusallığına kaptırmaktan hiç hoşlanmam. Nostalji lafını da Türkiye’de olur olmaz kullanılan diğer kavramlar gibi sevmem doğrusu. Sevdiğim kelimeler bile moda olunca tüylerimi diken diken ediyor. Çünkü bir sürü hamhalat, bu sözleri söyleyerek kendilerine bir statü sağlamaya çalışıyorlar: Karizma sözünü bir öğreniyorlar, pir öğreniyorlar; ondan sonra olur olmaz yerde gelsin karizma, gitsin karizma! Nostalji, varoş, mekan, keyifli, kendisiyle barışık olmak… Öff ki öf! Sıkıntı geldi hepsinden de. Ben bu girişi niye yaptım? Geçmişe özlem denilen ucuz tembelliğe sığınmadığımı, iç dünyamı diri tuttuğumu ve böyle sulu sepken duygusallıklara kapalı olduğumu belirtmek için. Hadi yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Duygusallık nefret edilecek bir şeydir ve duygulu olmanın, duyarlı olmanın düşmanıdır. Duyarlı insan, duygularını gizlemeye çalışan insandır. “Gel bana acı, bak ne kadar perişan durumdayım, demeye tenezzül etmeyen bir duruştur bu. Örnek: Orhan Veli duyarlıdır, arabesk ise duygusal. İstediğinizi seçin. Ben bugün lafı niye bu kadar dolandırıp duruyorum bilmem ki! En iyisi kestirmeden söyleyeyim: Şilili İnti İllimani grubu Türkiye’ye gelmiş. Açıkhava tiyatrosunda Grup Yorum ve Ferhat Tunç’la birlikte konser vermişler. Haberi okur okumaz burnumun direği sızladı. Latin Amerika’nın bakır ve güherçile kokulu flütleri çınladı kulağımda. Gözümün önüne 27 yaşında bıyıklı, ince bir genç adam geldi. “Önceki ben” olan bu adam, 1973 yılında Victor Jara’nın öldürülüşünün 10. yılını anmak için İnti İllimani grubuyla birlikte Avrupa’da dolaşıyor, bütün büyük kentlerde konserler veriyor. Latin gitarı ve Anadolu sazı, Viyana’dan Helsinki’ye, Londra’dan Paris’e kadar birçok Avrupa kentinde birlikte tınlayıp, garip ve iç yakıcı bir armoni oluşturuyorlar. Victor Jara’nın ölümü yüreğimizi dağlıyor. Te Recuerdo Amanda şarkısını, elleri kesilmiş ve artık sonsuza kadar gitar çalamayacak bu dürüst adamın anısına söylüyoruz. Daha önce de Stockholm’de Angel Parra ile konser vermiştik. O büyük, Violetta Parra’nın oğlu ile. “Gracias a la vida” diyen, “Hayata teşekkürler” adlı harika ezgiyi besteleyen Violetta’nın oğluyla. Zaten artık hangi sanatçıdan söz açılsa, geçmişimden bir kesite rastlıyorum. Giora Feidmann diyorlar, Nurnberg’deki ortak konserimiz aklıma geliyor. Zubin Mehta adı geçiyor, Paris’te benim eserleri nasıl yönettiğini hatırlıyorum. Joan Baez, Hacidakis, Theodorakis, Faranduri, Haris Aleksiyu, Dallaras, Lizbeth Lizst, Kate Westbrook, Julos Beaucarne, Al di Meola, François Rabbath, Maria Del Mar, Udo Lindenberg, Mercedes Sosa, Julierte Greco, Georges Moustaki, Manos Loizos. (Bu sonuncusu bize “Telli Telli” ve “Olmasa Mektubun” diye çevrilen harika şarkıların bestecisi. Sıkı dostumdu. Ne yazık ki Moskova’da beyin ameliyatında öldü.) Amma çok yıl geçmiş aradan yahu! Çalıştığım herkes ya emekli oluyor ya da gidiyor yavaş yavaş. Nazımın dediği gibi “Çoğum gitmiş de azım kalmış.” Ne yapalım; herkesin hayatı böyle. Sanatçılarınki niye ayrı olsun ki! Duygusallığın lüzumu yok. Hayata teşekkür ederim.
