Kusura bakmayın ama yeni yılın ilk gününde bile benim gündemim aynı: Biz kimiz? Yıllardan beri aklımdan çıkmıyor bu soru! Gündelik hayatın en küçük ayrıntılarında “Biz kimiz?” sorusunu cevaplayacak izler arıyorum. İlginç kitaplar okuduğumda iş geliyor, geliyor bu soruya dayanıyor. “Biz kimiz?” Eğer bu soruya “Biz Altay’dan gelen erleriz!” falan gibi hazır bir cevabınız varsa içiniz rahat demektir ama benim değil. “Dinim, cinsim uludur!” diyerek sıyrılamıyorum işin içinden. Ulusal karakterimizi oluşturan öğeleri teker teker yakalamak, bizi bizi yapan tarihsel köklere dokunmak istiyorum. Bizim toprağı İngiltere ve Japonya gibi ülkelerle karşılaştırdığınız zaman çok ilginç sonuçlar çıkıyor ortaya. Arada deniz olduğu için bu ülkeler çok fazla yabancı istilasına uğramamış. Dolayısıyla pek imrendiğimiz Magna Carta 1215’ten beri saygınlığını koruyor. İngiltere de Japonya da kendilerine ait kültürler geliştirmiş ve bunu kesintiye uğratmamışlar. Biz ise tam tersiyiz. Herhalde yabancı orduların en fazla çiğnediği ve gelip geçtiği topraktır Anadolu. Yüzyıllar boyunca yağmalanmış, yakılmış yıkılmış, zulüm görmüş bir ülkedir. Bu yüzden Anadolu köylüsünün bir tek amacı olmuştur: Hayatta kalmak! Haçlı Seferleri sırasında hayatta kalmak, Moğol istilasında hayatta kalmak, Selçuklu düzenine uyum göstermek, Osmanlı’nın koyduğu kurallara uymak, sonra bir gün Osmanlı’yı tu kaka eden Cumhuriyet rejiminin ilkelerine şapka çıkarmak. Kısacası her gelene uyum göstermek; durmadan değişen ve birbirini reddeden kültürlere kendini uyarlamak. Sonuçta Anadolu insanı hayatta kalabilmek ve “o vartayı” da atlatmak için müthiş bir dil yeteneği geliştirmiş.”Gelen ağam, giden paşam!” ilkesi gereğince yalan söylemek, inkârdan gelmek, iktidar sahibine övgüler düzmek, düşeni tepelemek anlamına gelen bir hayat anlayışını kuşaktan kuşağa aktarmış. Hiçbir kültür yapısını kesintisiz kılamamış, inatla korumamış. Sürekli değişmiş, kabuk değiştirmiş. Yüzyıllar içinde “verilen söz”le bağlı saymamış kendini. Yerine göre konuşur olmuş; “Söylerim, yarın da inkâr ederim!” demiş. Vicdan azabı ve suçluluk duygusu azalmış. Kimse görmediyse her şey mubah sayılmış. Bunları kendimizi suçlamak değil, tanımak için yazıyorum. Üzerinden bunca kavim geçen; taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmamış bir toprakta, insanoğlu hayatta kalma mücadelesinden başka bir amaca bağlanamazdı zaten. Bu yüzden Türkiye sünger gibi her rejimi emer, her şeye uyum gösterir, kalıptan kalıba dökülür. Müslümanlığı da kendine özgüdür, modernliği de.
