Süleyman Ateş hocamız, 1400 Yıldır Yasak Olan İsimler” yazımdaki Hz. Ayşe bölümüne itiraz eden bir yazı yayınladı. Kur’an’a göre Hz. Ayşe’nin de “Ehl-i beyt” kapsamına girdiğini ve Hz. Ali’ye karşı Muaviye ve Yezitle işbirliği yapmadığını anlatıyor. Diyanet işleri Başkanlığı yapmış bir hocayla din tartışmasına girişecek değilim elbette. Ama benim Muhammed Bakır’ın ölümü dolayısıyla yazdığım yazı, dini bir tartışma başlatmaktan çok, bazı gerçekleri hatırlatmayı amaçlıyordu sadece. Bu konuda ısrar etmemi gerektirecek nedenler var. Şiilerde Bekir, Ömer, Osman ismi gibi Ayşe adı da kullanılmaz. (Muaviye ve Yezit ise düşünülemez bile.) Bu isimlere kızarlar. Tarihte bu adları taşıyan insanların Hz. Ali’ye kötülük yaptığını düşünürler. Kur’an’a göre peygamber hanımları da Ehl-i beyt kapsamındadır elbette ama bugün kullanıldığı anlamıyla Ehl-i beyt denildiğinde, Hz. Muhammed’in hanımları değil, Hz. Fatıma ve Ali’den devam eden nesli anlaşılır. Süleyman hoca, Ayşe’nin Muaviye ve Yezit’le işbirliği yaptığı yolundaki cümleye takılmış. Aslında durum bundan daha vahim. Çünkü Hz. Ayşe davranışlarıyla Hz. Ali karşıtlarına yardım etmekle kalmamış, bizzat hocanın da belirttiği gibi Kufe’ye gidip Ali’ye karşı savaşan orduya komuta etmiştir. Savaş sırasında bir deveye bindiği için de bu olaya “Cemel Vakası” denmiştir. Bu durumda Muaviye ve Yezit’e destek sağladığı hükmünü, “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” ilkesinden çıkarmam doğal karşılanmalı. Kaldı ki dünyadaki milyonlarca Şii’nin Ayşe ismini hâlâ yasaklı sayması da bu söylediklerimin en güzel kanıtı. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen Ali’nin ve Kerbela’nın yasını tutan bu insanların, Ayşe’yi düşmanlar arasında sayıyor olması tartışılamayacak bir gerçek. Hoca bunları elbette bizden çok daha iyi bilir. Burada düşünülmesi gereken mesele, Peygamber’in ölümünden sonra neden ona inananların birbirine düştüğüdür. Ne yazık ki “Asr-ı saadet” diye anılan dönem, onun ölümünden hemen sonra “Asr-ı fetret”e dönüşmüştür. Mesela Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra kimse bir miras kavgası yapmamıştır. Çünkü o, Roma egemenliğinin idam etliği bir “suçlu” görünümündedir. Arkadaşlarının paylaşacağı şey sadece, yönetim tarafından kovalanmaktır. Bu yüzden Hristiyanlığın başlangıcında bir “paylaşma kavgası” yaşanmamıştır. Hz. Muhammed ise 63 yaşında vefat ettiğinde, hızla yayılan bir din ve bir yönetim bıraktı arkasında. Ve daha toprağa verilmeden hilafet kavgaları başladı. Ebu Bekir’den sonra birbiri ardına halifeler öldürüldü. Peygamberin eşi, kızına ve damadına karşı çarpıştı. İşte bugün sürüp giden kavga, 1400 yıla yakındır çözülemeyen bu paylaşma ve iktidar kavgasıdır. Pegamberi insani boyutlarıyla düşünün; ölümünden sonra ailesi ve arkadaşları birbirine düşüyor, herkes birbirini öldürüyor, karısı kızına ve damadına karşı savaşıyor, torunlan katlediliyor. Ve Şakkül Kamer (Ay’ın ikiye bölünmesi) mucizesini izleyen yıllarda baş gösteren bu kavga, yüzyıllar sonra insanların Ay’a gittiği dönemde bile devam ediyor. Düşünülmesi ve üzerinde durulması gereken mesele bu. Çünkü tarihte kaldığını zannettiğimiz bu tartışma yüzünden bölgemizde hâlâ insanlar katlediliyor ve belki de birçok Türk askeri bu uğurda can verecek.
