Ernest Hemingway Paris için çok ilginç bir şey söyler: “Bu öyle bir şehirdir ki” der, “sen ne kadar talep edersen o kadar verir.”Aslında bu yargı belki de bütün büyük şehirler için doğrudur. Kimileri bu şehirlerin sadece vitrinlerini, caddelerini, alışveriş merkezlerini görür, kimileri de geçmiş zamandan kalan hayat izlerinin peşine düşer.Gelin şehirlerle de yetinmeyelim.İnsan ilişkileri de böyle değil midir? Yeryüzünde her insanın bir hikayesi vardır ve bunu ancak siz talep ederseniz öğrenebilirsiniz. Bir insanın şehirleri, diğer insanları ve hayatı anlaması sanatla mümkün. Büyük sanat eserleri bizim dünyayı daha derinden algılamamızı sağlıyor. Batı uygarlığı bu gerçeği bildiği için en umulmadık yerlerde bile sanatsal bir derinliğe gönderme yapıveriyor. Dediklerimi daha iyi anlatabilmek için birkaç örnek vereyim: Son zamanlarda bir Amerikan macera filmi oynuyor sinemalarda. Mezar Soyguncusu Lara Croft adlı bir film. Başrolü oynayan Angelina Jolie’nin güzelliğinden ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler iyi niyet elçisi olmasından başka ilgi çeker bir yanı yok bu filmin. Belki yeni yetmeler bam bum sahnelerini severler.Ama yapımcılar bu füme bile bir kültür referansı eklemeden yapamıyor. Filmin başına büyük şair William Blake’in bir dörtlüğünü yerleştiriyor ve konuyu bunun üzerine kuruyorlar. Dünyada -ve bu arada Türkiye’de- milyonlarca genç William Blake’in kim olduğunu bilmeden izliyor filmi ama olsun. Blake’i tanımamaları filmden aldıkları zevki bozmuyor ve bir yerde kulak dolgunluğu oluyor. Yarın bir gün William Blake adı karşılarına çıktığında, “Yahu ben bu ismi bir yerden biliyorum.” duygusu oluşacak içlerinde. MTV diye bir müzik kanalı var biliyorsunuz. En uçuk kaçık küpler orada yayınlanıyor. Ne kadar hırpani giyimli, raşitik görünümlü, sivilceli oğlan ve kalça kıvıran siyahi kız varsa bu kanalda, ilk bakışta kültürle hiçbir ilgisi yok bu yayının. Ama biraz dikkatli izlediğinizde Charlie Chaplin’e de yer veriyorlar, Louis Bunuel’e de.Geçen yıl Bunuel’in Endülüs Köpeği filmindeki ünlü “gözden ustura geçirme” sahnesini jenerik olarak kullanıyorlardı.Elbette bu kanalı seyreden gençlerin yüzde 99’u, Bunuel’i de bilmez, Breton’u da, sürrealizmi de. Bu yüzden MTV’nin yayınladığı kültür referansının nerelerde kök saldığını anlayamaz. Ama William Blake örneğinde olduğu gibi burada da MTV, popüler kültürü yüceltmek, bir üst sınıfa yerleştirmek kaygısında gibidir. Yani Türkiye’nin tam tersi. Biz burada entellektüel birikimden korkarız; nitelik bizi kaygılandırır; bu yüzden kültürden uzak durmaya gayret ederiz. Mesela hiçbir Türk macera filmi, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bir cümleyle başlamaz ya da bir müzik klibi Bilge Karasu’ya gönderme yapmaz. Bu nedenle Türkiye, Hemingway’in söylediğinin tam tersi bir ülkedir. Ne kadar talep ederseniz o kadar alamazsınız bu iklimden. Genel zevk ortalamasından kopmadan yaşamak istiyorsanız hep sığ sularda yüzmek zorunda kalırsınız.
