Son günlerin bol cüppeli, sarıklı, zikirli heyecan atmosferinin dışına çıkıp olayları art arda sıraladığımızda ürkütücü sonuçlarla karşılaşıyor ve "Nereye gidiyoruz?" sorusunu sormadan edemiyoruz. Ve anlıyoruz ki Türkiye, imam nikahından ve Fadime'den daha önemli sorunlarla karşı karşıya. Basına yansıyan birkaç gelişmeyi analım:

5 MİLYON LİRALIK BANKNOT

İngiltere'de yayınlanan ve alanındaki en ciddi yayın organı olarak kabul edilen Financial Times gazetesi, yeni çıkan 5 milyon liralık para birimimizi "Dünyanın en değersiz üçüncü banknotu" olarak nitelemiş. İki Afrika ülkesinin arkasından geliyoruz. Gazete ayrıca Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmek istediğini ama yüzde 80'lik enflasyonuyla, Avrupa Birliği'ni oluşturan 17 ülkedeki enflasyon oranının toplamını geçtiğini yazıyor. Yani 17 ülkenin enflasyon rakamını alt alta yazıp toplasak, bizim enflasyon oranımıza ulaşamıyor.

HOLLANDA'DAN AĞIR KARAR

Hollanda'da Türk bankalarının transferleri donduruluyor. Gerekçe ise, bu transferlerde kara para aklandığı iddiası. Bir ülkenin bankacılık sistemine bundan ağır hakaret olur mu?

GÜNEY KIBRISTA FÜZELER

Rumlar Türkiye'yi vuracak Rus füzelerine sahip oluyor ve biz buna engel olamadığımız gibi, "füze rampalarını vurma" tehdidimiz Amerika'dan sert bir uyarı alıyor. Ne yazık ki, Güney Kıbrıs, ekonomik gelişmesi ve sosyal yaşamıyla Avrupa Birliği'ne girme hedefine Türkiye Cumhuriyeti'nden çok daha yakın. Bu ihtimale karşı söyleyebildiğimiz tek şey, Kuzey Kıbrıs'ı Türkiye'ye katma planı Bu da savaş anlamına geliyor.

***

Otel sahiplerinin mezar soygunculuğu yaptığı, üst düzey devlet görevlilerinin gırtlağına kadar suça battığı ve ülkemizin Kolombiya gibi uyuşturucu pazarlayan ülkeler kategorisine alındığı bir ortamı nasıl adlandıracağız? Bu gidişatın sorumlusu kim? Halk mı? Değil! (Brecht, halktan yakınan aydınlara ‘Beyler; o halde kendinize yeni bir halk bulun!’ demişti.)

***

İçine sürüklendiğimiz durumun bir tek nedeni var: KÖTÜ YÖNETİLİYORUZ! Türkiye'yi yöneten kadrolar, bu ülkenin sorunlarını çözemiyor, tam tersine ağırlaştırıyor. Dünyadan dışlanmamızın, ekonominin tepetaklak oluşunun ve sosyal bünyemizin patlamalara doğru kaymasının tek nedeni; yönetici kadrolarımızın beceriksizliği, vurdumduymazlığı. Küçük bir şirketimiz olsa güvenip de başına geçirmeyeceğimiz insanlara, ülkemizi, itibarımızı ve çocuklarımızın geleceğini teslim etmişiz. Atatürk'ün mirasını har vurup harman savuran bu kadrolar yüzünden hep birlikte acı çekiyoruz.

***

Peki bu durumda yöneticilerimiz ne yapıyor dersiniz? Her gün yeni bir darbe alan ülkenin durumuna üzülüp çare mi arıyorlar? İçleri mi kanıyor? Hiç sanmıyoruz! Sadece kendi geleceklerini, siyasal çıkarlarını ve koltuklarını yitirmemeyi düşünüyorlar.

***

İçişleri Bakanı Meral Akşener, otomobiline binerken, basına Sabancı cinayetiyle ilgili, ayaküstü bir şeyler söylüyor ve diyor ki "Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvenlik güçleri". O kısacık anda bu uzun nitelemeyi birkaç kez tekrarlıyor. Kısacası "polis" demek istiyor. Ama polis derse çok alçakgönüllü kaçar diye Osmanlı sultanlarının unvanları gibi tumturaklı cümleler kuruyor. Bu durumda, karşısındaki foto muhabiri arkadaşımız da kendisini şöyle tanıtmalı: "Türkiye kamuoyunun gözü kulağı ve demokrasinin yılmaz bekçisi, dördüncü kuvvet medyanın falanca gazetesinin asil mensuplarından bilmem kim..." Kendimizi kandırmayalım: Türkiye'yi, böbürlenerek ve devletin sıfatlarını büyüterek kurtarmak mümkün değil.