Türkiye'de kaset satışları milyonları
bulurken, kitaplar 1000-2000'lerde
dolaşıyor.

Milyonlarca kişinin tanıdığı, hayran
olduğu ünlü yazarların yeni çıkan ki-
tapları, 1500-2000 tane satılıyor.
1,5 milyon satan bir müzik kaseti ile
1500 satan bir roman arasındaki ina-
nılmaz uçurum sizi korkutmuyor mu?
Beni korkutuyor.

Yazılı kültürle ilgilenmeyen milyon-
larca insandan oluşan bir ülke, 21.
yüzyıla nasıl bir birikimle girecek?
Hiç üzerinde durmadığımız bu so-
run, Türkiye'nin başındaki en büyük
dertlerden birisi.

Televizyon denen icadın ilk dönem
çılgınlıklarını atlatan modern toplum-
lar okuma alışkanlıklarını tekrar kazan-
dılar.
Kitap tirajları milyonlara varıyor.
Dergiler de öyle, gazeteler de.
Edebiyat tekrar altın çağını yaşama-
ya başladı.
Bir ara sinemanın pırıltılı egemenliği
altına giren roman, tahtını ve tacını ge-
ri alan görkemli bir imparator gibi dö-
nüyor.

***

Okuma konusu açıldığı zaman çok
sık duyduğumuz bir yakınma vardır:
"İyi ama vakit yok ki birader! Gazete
bile okuyamıyorum."
İlk bakışta doğru gibi geliyor değil
mi?

Sabah alelacele evden fırlayıp işe gi-
den insanlar, iş dönüşü yorgun argın
eve geliyorlar ve yemek telaşından
sonra çeşitli televizyon kanalları karşı-
sında yan uykulu bir mahmurluğa gö-
mülüyorlar.
iyi ama aynı koşullar, batı insanları
için de geçerli.

Onlar da, en az bizim kadar yorucu
bir çalışma temposunda çalışıyorlar.

Nasıl oluyor da o ülkelerde kitap sa-
tışları milyonlara ulaşabiliyor.
Batı ülkelerini görmüş olan herkes
bu sorunun cevabını kolayca verebilir:
İnsanlar yolda okuyorlar. Metroda,
otobüste, elinde kitap, gazete ya da
dergi olmayan tek bir kişi bile göremi-
yorsunuz.

Tren ve uçak yolculuklarına herkes
bir ya da birkaç kitapla çıkıyor. Otobüs
duraklarında beklerken dergilere gö-
zatıyorlar.

Tatile gittikleri zaman bavullarına
mutlaka birkaç kitap koyuyorlar. Plaj-
da güneşlenirken ya da yeşillikler ara-
sında bir şezlongda dinlenirken kitap
okuyorlar.

Bizim insanımızsa Hitit döneminden
beri büyük bir sabır ve tevekkülle bı-
raktığınız yerde oturuyor.

Ağrı'dan otobüse binip İstanbul'a
gidiyor ve günler geceler boyu öylece
yola bakıyor.

Hastane kapısında üç gün bekliyor
da aklına bir gazeteye bakmak gelmi-
yor.

Toprağa çömelmiş bir Hitit heykeli
gibi kıpırdamadan duruyor.

Bu durum bana Ege'deki zeytin
yetiştiricilerini hatırlatıyor: Dünyanın
en zor yetişen ağaçlarından biri olan
zeytinin meyvesini bir yıl bekleyen
köylüler, gözlerinin önünde uzanan
engin denizden yararlanmayı düşün-
müyorlar.Ağacın altına oturup bir yıl
kıpırdamadan durabilen insanlar, de-
nizin sunduğu eşsiz zenginlik kaynak-
larına sırtlarını dönüyorlar.

Belki de bu yüzden kahvehaneleri-
miz milyonlarca kitap düşmanıyla do-
lu.

Belki de bu yüzden İslam dini
"Oku!" emriyle başlıyor ama din ku-
rallan bile insanlarımıza okutmayı ba-
şaramıyor.