Türkçede insanın “iç”iyle ilgili ne kadar çok söz var düşündünüz mü? Dışımız pek o kadar önemli değil; ille de içimiz! “İçim sıkılıyor!” deriz, “içime attım!” diye yakınırız, bazı insanları “içten pazarlıklı!” diye kınarız, “iç dünyam!” diyerek manevi bir iklim yaratırız. Bu listeyi “içim geçti”, “içime dokundu” gibi deyimlerle epeyce uzatabilirsiniz. iyi ama, bu kadar çok sözünü ettiğimiz “iç” nedir? Kalbimiz mi, ruhumuz mu, yoksa beynimiz mi? Batı dillerinde sadece beden ve ruh ikilisi var. Uzakdoğu buna bir de “çi”yi ekliyor. Yaşam enerjisi gibi bir şey. Aslına bakarsanız bu kelime bizim kültürümüzde de var: Can! Can, ne ruhtur ne de beden; sadece yaşam enerjisidir! İç dediğimiz şey bizden öylesine bağımsız, öylesine ayrı bir alem ki insan görünce şaşırıp kalıyor. Mesela ben içimi gördüğümde tanıyamadım. Eminim siz de tanıyamazsınız. Kimse içini tanıyamaz. Herkes içine yabancıdır. Biliyorum şimdi, iyi ama içini nasıl gördün diye soracaksınız. Anlatayım: Alman Hastanesi’ne yeni bir görüntüleme cihazı getirmişler; müthiş bir alet; iç organlarınızı çekiyor, sonra siz bunları bilgisayar ekranında deyim yerindeyse renkli, sinemaskop olarak seyrediyorsunuz. Kalbinizi görüyorsunuz; kalp damarlarınızı, böbreklerinizi, dalağınızı, karaciğerinizi, prostatınızı, damarlarınızın içini, midenizi, hatta midenizde daha erimemiş olan tableti bile seyrediyorsunuz. Rengârenk organlar, onları birbirine bağlayan dokular, bağırsaklar, kanla dolu damarlar, kalça kemikleri… Bunların hepsi akıl almaz bir düzenle işleyip duruyorlar. Kendi mantıkları var; size hiçbir şey sormuyorlar. Zaten sizi tanımıyorlar da. Yani siz onları tanımıyorsunuz, onlar sizi tanımıyor. İçiniz ve siz, iki yabancısınız. Siz; hükümet işi ne olacak, gazete ne yazmış, o adam ya da o kadın bana niye böyle davrandı gibi bin bir meselenin peşine takılmış giderken iç organlarınızın bundan hiç haberi olmuyor. Onlar enzimlerle, proteinlerle, hormonlarla, minerallerle, mekanik hareketlerle ilgileniyorlar. İnsanın içini seyretmesi biraz ürkütücü doğrusu. Çünkü o “iç” sizin de olabilir, bir başkasının da! Size ait en ufak bir işaret yok orada. Sonra içinizin sizden o kadar bağımsız ve o kadar başına buyruk olmasını garipsiyorsunuz. İçiniz, madem ki sizin bir parçanız, niye düşüncelerinizle yönetemiyorsunuz, niye etkileyemiyorsunuz? Bu kadar bağımsızlık ve yabancılık olunca başlıyorsunuz kuşkulanmaya. Çünkü biliyorsunuz ki içinizdeki en ufak bir aksaklık sizi yok edecektir. Ekranda içinizin renkli filmini seyrederken hafiften korkuyorsunuz. Yanınızdaki doktor “Şurada bir anormallik var galiba!” ya da “Görünen leke bir tümöre benziyor!” derse seyrettiğiniz film bir trajediye dönüşecek. Unutmayın “içimiz” bize her an bu oyunu oynayabilir. Bu yüzden incir çekirdeğini doldurmayacak sorunlara kafayı takmayın, “iç”iniz iyi durumdaysa, içinizdeki akıl almaz makine düzgün çalışıyorsa yaşamaya bakın!