“Laik” sözcüğü Ege’nin iki yakasında iki ayrı anlama bürünmüştür. Kökeni Yunanca “laos” (halk) olan “laiklik” bizde müthiş bir rejim kavgasını, Yunanlılarda ise basitçe halka ait olanı anlatır. Bir Yunanlı’dan “laiki musiki” sözünü duyduğunuzda, onun rejimden, dinden söz açtığını sanmayın sakın; sadece “halk müziği” demek istiyordur. Ama Yunancadan gelen bu sözcük, Türkiye’deki politik ve sosyal hayatın en büyük tartışma konularından birini oluşturuyor. Ve son zamanların tehlikeli terminolojisiyle “laikler ve Müslümanlar” ayrımı yapılıyor. Sanki laik Müslüman olamazmış gibi. Belirli çevreler ısrarla, laik sözcüğünü, “kafir” suçlamasının yerine geçirmek istiyorlar. Profesör Yaşar Nuri Öztürk ise yeni yayımladığı “Kuran Verileri Açısından Laiklik” kitabında bu çarpıklığı düzeltmek ve kavramları yerli yerine oturtmak çabasında. Profesör Öztürk, laikliğin Türkiye’deki genel geçer tanımı olan “Din ile dünya işlerinin ayrılması” klişesine karşı çıkıyor. Hatta bunu “hatalı ve tehlikeli” buluyor. Bu hatada ısrar edilmesinin, laikliği hukuk ve yönetim boyutundan çıkarıp, bir devlet ideolojisine dönüştürdüğünü belirtiyor. Hatta bu düşünceyi daha ileri götürüp, laikliğin belli kesimlerce bir din gibi algılandığını da vurguluyor. Bu düşünceleri bugüne kadar laiklik karşıtı birçok çevrenin ileri sürdüğünü düşünebilirsiniz. Gerçekten de bu iddialar bize hiç yabancı değil. Ama Profesör Öztürk bu saptamadan sonra, diğer iddia sahiplerinden ayrılıyor. Onun tezine göre; laiklik, İslam vahyi ile çelişen, çatışan bir kavram değil; tam tersine, dinin hayatımıza kazandırmak istediği değerleri koruyan ve yücelten bir kavrayış. Buradaki ince nokta, “din adına yetki kullanma” meselesinde. Öztürk’e göre Allah adına yetki kullanmak devri peygamberlerle birlikte bitmiştir. Hz. Muhammed son peygamber olduğuna göre, ondan sonra kimse çıkıp da Allah adına yetki kullandığını ve yönettiğini ileri süremez. Durum böyle olunca, kullanılan yetki ancak halktan alınan yetkidir; yani dünyevi bir yetkidir. Oysa biliyoruz ki tarih boyunca birçok kültürde, yetkiyi kullanan kral, padişah, şah gibi egemenler; bu görevlerine ilahi bir nitelik kazandırmış ve halkın kafasında dünyevi yetki ile uhrevi yetkinin karıştığı bulanık bir alan yaratmışlardır. Bugün laiklik karşıtlarının yararlandığı kaynak da bu bulanık alandan fışkırmaktadır. İslam dininde ruhban sınıfı bulunmadığına göre kullanılan yetki sadece dünyevidir ve yapısı gereği laiktir; yani kelimenin etimolojisine uygun olarak halk adınadır, halkçıdır, halktan kaynaklanmaktadır. Tartışmayı bu doğru zemine oturtursak; Türkiye’de her gün “milli irade” diyenlerin aslında “laiklik” demiş olduklarını görürüz. Hem halktan yetki alıp, hem “halka ait” demek olan “laikliğe” karşı çıkmak epey garip bir çelişki oluşturmuyor mu? Profesör Öztürk bu aydınlatıcı kitabında, herkesi terminolojik bir netliğe ve temel kavramlar üzerinde tekrar düşünmeye çağırıyor.
