Evimdeki Naima ciltlerine, Reşat Ekrem Koçu ve diğer Osmanlı tarihi kitaplarına bakıyorum. İçlerine, kitapları aldığım tarihleri yazmışım. Kimi 1968, kimi 1969… Daha sonra alınanlar da var elbette. Gençliğimde bu kitapları sabahlara kadar, müthiş bir heyecanla okurdum. Hukukçu bir aileden geldiğim ve divan edebiyatına meraklı olduğum için Zuhuri Danışman gibi değerli kişilerin o günün Türkçesine aktardıkları dili -ağdalı olmasına rağmen- kolayca anlayabiliyordum. Naima Tarihi’nin sekiz cildini kaç kez okudum bilmem. Bana bazen gerçeküstücü, inanılmaz insan hikâyeleri içeren, fantastik bir eser tadı veriyordu. (Bu etkiyle 1996 yılında yayımlanan “Engereğin Gözü” romanını yazdım.) O yıllarda Osmanlı tarihiyle, uzmanları dışında kimse ilgilenmezdi. Çünkü bu tarihi reddeden okul kitaplarıyla büyütülmüştük. Son yıllarda tarihe ilgi çok arttı. Artık herkes tarihten konuşuyor, tarih programları ve tarihi diziler izliyor. Bu tavırda ‘Öz dedelerimizin yaşadığı hayatı’ öğrenmeyi ihmal etmiş oluşumuza duyulan tepki kadar, (bir zamanların Reşat Ekrem Koçu’su gibi) Murat Bardakçı’nın televizyonda yaptığı tarih programının da etkisi büyük oldu. Genç kuşaklar, Osmanlı diye bir ülkenin bir günde buharlaşıp yerine Cumhuriyet diye bambaşka bir ülkenin gelmediğini, Osmanlı’nın bizzat dedelerinin hayatı olduğunu kavradılar. Şimdi bir Osmanlı kitapları furyası başladı ve yalan yanlış birçok kitap ortaya sürüldü.İçlerinde değerlileri de var elbette. Mesela son günlerde büyük bir zevkle okuduğum, John Freely’nin “Büyük Türk-İki Denizin Hâkimi Fatih Sultan Mehmet” adlı kitabı. (Doğan Kitap, çev: Ahmet Fethi) Aslında bir tarihçi olmayan Freely, çok düzgün bir yol izleyerek, bu büyük sultanın portresini, o dönemin tanıklarına dayanarak ortaya çıkarma yolunu seçmiş. Dostlarının ve düşmanlarının yazdıklarını, söylediklerini belge olarak kullanmış. Beni en çok Sultan’ın düşmanlarının söyledikleri ilgilendirdi. Şu birkaç alıntıya bakın: Venedik Elçisi Giacomo de’Languschi şöyle yazıyor: “Hükümdar, Büyük Türk Mehmed bey, yirmi altı yaşında bir gençtir, biçimlidir ve ortalamanın üstünde bir endamı vardır. Silah kullanmada ustadır. Görünüşü saygıdan çok korku uyandırır. Nadiren güler, yargılarında ihtiyatlıdır ve kendisine büyük bir cömertlik bahşedilmiştir. Büyük İskender’in şanına ulaşmak ister ve her gün Roma’nın ve diğer milletlerin tarihlerini okutur (…) Hıristiyanların uğraşmak zorunda oldukları adam böyle biridir (…) Sürekli tetikte olan bir adamdır, yorgunluğa, sıcağa ve soğuğa, açlığa ve susuzluğa dayanabilir. (…) Şehvete düşkün bir adam değildir sürekli ayıktır, ramazan ayında sarhoşluk lafı duymak istemez. Hiçbir hazzın ya da zevkin esiri olmaz, yalnızca şan aşkının kölesidir. ”Bu satırları bir Türk yazsa, hükümdara yaranmak istediği ve bunun için ona övgüler düzdüğü söylenebilir. Ama yazan, Konstantinopolis’in alınışıyla “Dünyanın iki ışığından birinin söndüğü”ne ağıt yakan Hıristiyan dünyasının bir elçisi. Bu yüzden bana çok değerli geldi. Siz en iyisi bu güzel kitabı okuyun. Çünkü içinde çok güzel alıntılar, belgeler var ve soğukkanlılıkla yazılmış.